22 Haziran 2012

St Petersburg'la Başlayalım :)

 

Rusların "Avrupa'ya Açılan Kapısı" olan St Petersburg'daki ilk günümüz şehrin merkezindeki ünlü Nevsky Caddesi, Hermitage Müzesi, Dökülen Kan Kilisesi, tekne turu ve St Isaac Katedralini gezerek geçti.

Şehir Moskova'nın yaklaşık 700 km kuzeyinde bulunuyor. Baltık Denizi'ne kıyısı olan şehirde ayrıca büyük Neva Nehri geçiyor. 

St Petersburg'un temelleri 1703 yılında bizim "Deli" Rusların ise "Büyük" dedikleri Pedro tarafından atılmış. Pedro tüm Avrupayı gezdikten sonra kendine Rusya'da Avrupa benzeri bir şehir kurmayı amaçlamış ve bunun için Avrupa'dan pek çok mimar getirtmiş. St Petersburg'da Avrupa mimarisinin tüm örneklerini bulmak mümkün. Şehri gezerken Rusya'ya değil de Avrupa'ya gelmiş gibi hissediyorsunuz bu nedenle. Özellikle Nevsky caddesi üzerinde değişik akımların etkisinde yapılan binaları yan yana görmek mümkün. Fransız, İtalyan, Alman mimarisini birarada görebileceğiniz belki de tek Rus şehri burası.

Sokakta İngilizce bilen insan sayısı oldukça az. Moskova'da hiç yok diyebilirim. O nedenle iletişim problemini göz önüne alarak rehberler eşliğinde gezmeyi tercih ettik.

Şehir en az 6 ay karlarla kaplı olurmuş. Kuzeyde olduğu için kış günleri hava çok erken kararırmış. Memurların mesai saati, gün ancak ışıdığı için 10'da başlarmış.  Kışın hava -30'lara varıyormuş ama sokaklar yine insan dolu olurmuş. İnsanlar kendini iklime alıştırmışlar. Yazları ise ancak 2 ay güneş yüzünü gösteriyormuş. Yaz mevsimi kısa sürdüğü için düğünler hep bu 2 ayda olurmuş. O nedenle de günde en az 8-10 düğüne rastlamak mümkünmüş. Nitekim biz de gezerken o kadar çok düğün gördük ki önceleri gelin-damat resimleri çekerken sonra sıkılıp bıraktık :))) Biz oradayken hava 17-18 dereceydi. Tam gezi kıvamındaydı. Yine de mont ve hırkalarla dolaştık. Ama yerel halk mini mini etekler, parmak arası terlikler, çorapsız halleriyle bizi epey şaşırttı. 




St Petersburg metrosu Dünyanı en eski metrolarından. Ve Dünyanın en derin metrosu. Toplam 105 km uzunluğunda. 1800'lerde yapılması planlanan metro, Ekim Devriminden sonra  Moskova'ya öncelik verilmesi nedeniyle ancak 1940 yılında başlamış. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla ertelenen planlar sonucu metro ancak 1950 yılında kullanıma açılmış. Metroda fotoğraf çekmek yasak ama yine de birkaç poz çekebildim. Yürüyen merdivenin sonundaki küçük kulübede oturan kadın güvenlik görevlisi. Önündeki mikrofondan duyurular yapıyor ara sıra. 







Nevsky Caddesi şehrin kalbi. Kafeler, restoranlar, tiyatrolar, mağazalar hep burada. Cadde Paris'teki Şanzelize gibi oldukça geniş. 


Cadde üzerindeki Grand Hotel şehrin en pahalı oteliymiş. Geceliği 1000 dolarlara kadar varıyormuş.




Yine cadde üzerindeki Singer binası. Giriş kattaki kitapçı ve birinci katındaki kafe oldukça nezih. Binanın adı, bildiğimiz Singer dikiş makinelerinden geliyor. 1904 yılında yapılan binada ilk başta dikiş makinesi satılıyormuş.




Singer binasının karşısında ise klasizm örneği olan Kazan Katedrali yer alıyor. Napolyon'a karşı başarı gösteren General Mihail Kutuzov'un mezarı burada yer alıyor.




Rusya'da olduğumuzu hissetiren en önemli şey soğan kubbeli kiliseler benim için :) Bir de matruşkalar :) Çar II. Aleksander'ın 1881 yılında suikaste uğradığı nokta üzerine kurulan Dökülen Kan Kilisesi Rusya'da olduğumuzu hissettrdi. 5 kubbeli kilisenin en yüksek kubbesi 81 metre, bu sayı Çar'ın öldüğü yılı temsil ediyor. İkinci yüksek kule ise 67 m yüksekliğinde, bu da Çar'ın öldüğündeki yaşını simgeliyor. Bu kiliseye Yeniden Diriliş Kilisesi de deniyor.










İkinci Dünya Savaşı sırasına St Petersburg Almanlar tarafından tam 900 gün kuşatılmış. Halk açlık ve sefalet içerisinde yaşam mücadelesi vermiş. Savaştan sonra o günlerini unutmamak için bu anıtı yapmışlar:


Bu tak ise Moskova Caddesinin başında yer alıyor ve yine bir savaşın anısına yapılmış. Eğer bu caddeyi  hiçbir yere sapmadan dümdüz takip ederseniz Moskova'ya ulaşırsınız :)



Pedro, Venedik'i gördükten sonra St Petersburg'un da kanallar açılarak adalar şehri olmasını istemiş. Şehir 42 adadan oluşuyor. St Petersburg'a "Kuzeyin Venedik'i" demeleri buradan geliyor. Gelmişken tekne turu yapmanızı tavsiye ederim. Biz öğleden sonra Hermitage Müzesinin ardından Dökülen Kan Kilisesini ziyaret ettikten sonra pilimiz bittiği için hemen kilisenin önünden kalkan tura katıldık. Yaklaşık 1,5 saat hem dinlendik hem de şehri su üzerinden keşfettik. Neva Nehri öylesine geniş ki ben Baltık Denizi'nde olduğumuzu zannettim uzun süre. Deniz değil de nehirde olduğumuza inanamadım.  



St Isaac Katedrali:


 Peter & Paul Kalesi. St Petersburg şehrinin ilk kurulduğu alan bu kaleymiş. İsveç saldırısına karşı savunma amaçlı kurulan bu kalede 40.000'den fazla köylü ve kale tamamlanmadan önce İsveç'le yapılan savaşta esir alınan İsveçli esirler çalıştırılmış. Bir ara hapishane olarak kullanılan kalede Dostoyevski, Tolstoy, Pedro'nun kendi isyankar oğlu Alexei, Gorki ve Troçki de bulunuyor. Surlarla çevrili bu kalenin içinde bir katedral ve Şehir Tarihi Müzesi ile Madalyonlar ve Para Müzesi bulunuyor. Katedralin kubbeleri altın kaplı ve bir tanesinin üzerindeki sütunda haç tutan bir melek figürü var. Bu sütun 404 metre yüksekliği ile şehrin en yüksek noktası. 


Restoran olarak kullanılan bir gemi:


Şehir bir Avrupa şehrinden farksız. Her yer cıvıl cıvıl. Yelkenliler de bunun bir göstergesi:


Bir kanalın girişinde bulunan tavşan heykeli ve diğer bir kanalın girişindeki küçük kuş heykeli uğur sembolüymüş. Bozuk para atıp da bunları tutturunca dilekler gerçek oluyormuş:



Ünlü yazar Puşkin'in evi. Kendisi bir aristokratmış:


Şehrin en büyük camisi. Kazan Türkleri tarafından yaptırılmış:



St Petersburg 200 yıl boyunca Rusya'nın başkenti olmuş. Şehre 1914-1924 arasındaki İç Savaşta "Petrograd", 1924-1991 yılları arasında ise "Leningrad" denmiş. Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından sonra St Petersburg olmuş. Eski nesiller hala Leningrad diyorlarmış.    


Rusya'yı gezmek için çat pat da olsa kiril alfabesini çözmek gerekiyor. Ya da rehberlerden hizmet almak. St Petersburg'da tabelaların altında latince okunuşları yazıyor ama dili bilmeyince bu da bir işe yaramıyor. Moskova'da ise tabelalar sadece kiril alfabesiyle yazılı. Birşey anlamak mümkün değil. Çok çalışmak lazım.

Gezimizin bugünkü son durağı 19. yy da yapılan ve İtalyan mimarisini çağrıştıran Aziz Isaac Katedrali.Bu yapıda kullanılan saf altın miktarı 100 kg. Burada Pedro ile Katerina evlenmiş. O nedenle St Petersburg'un en önemli katedrali burası. İçerisi heykeller, parlatılmış taşlar, mozaikler ve camlarla kaplı. Katedralin tepesine 200'den fazla basamak ile çıkılıyor. Buradan şehrin manzarasını izlenmiz mümkün.  





Katedralin arka bahçesinde Pedro'nun heykeli sizi bekliyor. Pedro'nun atının altında yılan var, bu yılan İsveç'i temsil ediyor:




DEVAMINI OKU

20 Haziran 2012

Bebekle Seyahat için İpuçları


Kendi deneyimlerimden yola çıkarak bebekle birlikte özellikle yurt dışına seyahat etmeyi düşünenler için birkaç tüyo:

- Gezilecek yere yakın (yürüme mesafesinde) bir yerde kalın.

- Mutfağı, tuvaleti, banyosu içinde olan daire türü yerler çocuklu ailelere daha uygun. Hem ebeveynler rahat ediyor hem de otel odasından daha geniş olduğu için ufaklıklara keşfedecek daha çok alan çıkıyor. Çocuğun hareket özgürlüğü evlerde daha fazla. Bebeğin yemeklerini hazırlamak için mutfağın olması ayrıca avantaj. Üstelik marketten alıp kendiniz için de sağlıklı öğünler hazırlayabilirsiniz.

- Alerjen bebekler için en azından ilk birkaç günlük yiyeceğinizi yanınıza alın. Biz yanımıza kavrulmuş et, yaprak sarması ve ilk gün için balık aldık. Kaldığımız evlerde de salata, çorba, makarna hazırladık.

- Müze, galeri gibi kapalı mekanları bebekle gezmek zor olabilir. Çocuklar yürüme çağında genelde açık havada olmak isterler. Kuşun, kedinin, köpeğin peşinden gitmek, diğer insanlarla iletişim kurmak isterler. Çocuğun bu ihtiyaçları göz önüne alındığında siz istediğiniz gibi kapalı mekan gezemezsiniz. O nedenle ille de müze gezecekseniz beklentinizi yüksek tutmayın. Mümkünse önceden hangi eserleri görmek istediğinizi belirleyin. Önceliğinizi onlara verin, sonra bebek huzursuzlandığında görmeden çıkmamış olursunuz. Diğer bir alternatif de bu tür yerleri bebeğin uyku saatinde gezmek. O uyurken siz de rahat rahat gezebilirsiniz.

- Bağlantılı olarak, ören yerleri, kale ya da korumaya alınmış açık mekanlar görülecekler listesinde üst sıralarda olsun. Hem siz hem bebeğiniz rahat rahat açık havada gezebilirsiniz böylece.

- Yukarıda da dediğim gibi gezi beklentinizi çok yüksek tutmayın. Listenizdeki tüm yerleri görmek isterseniz bebeğinizle inatlaşmanız gerekebilir, ki bu durumda kaybeden ve yıpranan yine siz olursunuz. En güzeli çocuğun da ihtiyaçlarını göz önüne alarak program yapmanız. Örneğin sabah çıkıp uyku vaktinde eve gelip yemek ve uykudan sonra tekrar çıkmak.

- Tur ile gidecekseniz tüm programa katılamayabileceğiniz olasılığını hesaba katın.

- Çocuk için yedek giysi, atıştırmalık yiyecek, su, bez, ıslak mendil, şapka, krem gibi ihtiyaçları koymak için bir sırt çantası edinin. Böylece elleriniz boş kalır. Üstelik içine kendi ihtiyaçlarınızı da koyabilirsiniz.

- Varsa sling kullanın. Puseti her yere götüremeyebilirsiniz. Bkz. Plitvice Gölleri gezimiz. St Petersburg'da Hermitage müzesini gezerken Bambino slingde uyudu, ben de 1 saat rahat rahat gezdim.

- Araba kiralamak toplu taşıma kullanmaktan daha rahat olabilir. Avrupa için tren ve otobüsler rahat ve kullanışlı ancak bir yerde sadece bir gün kalıp yola devam edecekseniz valizlerle taşınmak zor ve yorucu olabilir. Gidilen yerde 2-3 gün kalınacaksa toplu taşıma seçeneğini düşünebilirsiniz. Hırvatistan ve Bosna-Hersek gezimizde bir gün içinde birden fazla yer göreceğimiz için arabada olmak bizim için avantajlıydı. Çok eşyamız olduğu için de eşya taşıma derdimiz olmadan akşama kadar rahatça gezebildik.

- Gittiğiniz yerde araba kiralamayı düşünüyorsanız ya da uzun uçak yolculukları yapacaksanız portföyünüzü olabildiğince geniş tutun. Oyuncak, kitap, atıştırmalık yiyecekler, kağıt-kalem, ıvır zıvır eşyalar, daha önce bebeğinizin hiç görmediği yeni nesneler gibi şeylere ihtiyacınız olabilir. Araba yolculuklarında 2 saatte bir mola verip bebeğinizin enerjisini atabileceği, yürüyüp koşturabileceği alanlar yaratın. Siz de dinlenmiş olursunuz.

- Çocuğun ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir yolculuk normalden daha uzun sürer. 2 saatlik yol 3-3,5 saat sürebilir. Plan yaparken bunu göz ardı etmeyin.

- Fotoğraf çekimlerinizin sanatsal olmasını beklemeyin bebekle :) Ya da illa sanatsal olacak, güneşi şu açıdan alacağım, kendimi şu noktadan çekeceğim derseniz bebeğe bakacak birilerini yanınızda bulundurun :) Bambino benden başkasına gitmediği için çektiğim fotolar sırf anısı kalsın diye çekildi, açısı-ışığı göz önüne alınmadı. Elbette çoğu foto doğal haliyle oldu, öyle mutlu aile pozları verdiğimiz kare sayısı çok az.


- Kendiniz için minimum eşya alın. Hem taşıması kolay hem de az gibi görünse de 2 pantolon, 3 gömlek/ t-shirt, 1 kazak, 1 mont, 1 ayakkabı, 1 terlik, birkaç iç çamaşırı ile 1 hafta geçirebilirsiniz. 

- Mümkünse kalabalık gidin. Ne kadar çok insan, o kadar çok yardımcı, bebek için oyun arkadaşı. 

- Bizim gibi gezmeyi sevenlerdenseniz, ayak ayak üstüne atıp yan gelip yatmayacağınızı da biliyorsunuz demektir :) Bebek olmadan önce de bu şekilde geziyorduk. Bebekli olunca neredeyse hiç oturmuyorsunuz, devamlı hareket :)

- Son olarak, her anın keyfini çıkartın. Çocuğunuzun sizinle birlikte yeni ortamlarda yeni keşifler yapması büyük mutluluk kaynağı. Buna şahit olabildiğiniz için çok şanslı olduğunuzu unutmayın. Türkiye'de göremeyeceğimiz şeyler gördük, yaşadık Bambino ile. Motorsikletli teyzeler, bol dövmeli amcalar, metro, hızlı tren, troleybüs deneyimleri... Bu anılar Bambinoda kayıtlı şu anda, her biri onu zenginleştiren anlar. Hele de anne babası yanındayken yaşadığı bu deneyimler onun merakını özgürce ve güven içinde giderip hayattan keyif almasına neden oluyor, ki anne-baba olarak bunun mutluluğu paha biçilemez. 
DEVAMINI OKU

14 Haziran 2012

Yoklama

Bakıcı teyzesi ben gelir gelmez gidiyor.
O giderken babası geliyor.
Geçen gün bakıcı teyzesi gidince evde yoklama aldı, bir yandan da emiyor.

Önce bakıcı teyzesinin gittiğini eliyle işaret etti.
"Evet" dedim, "Gitti teyze, uykusu gelmiş, evine gitti."

Sonra beni gösterdi.
"Evet" dedim, "Ben buradayım."

Sonra babasını gösterdi.
"Evet" dedim, "Baba da burada."

Ve sonra Bambino m.emeyi gösterdi :)
"Evet oğlum" dedim, "M.eme de burada!"

:))

Not: Bambino 11 Haziran Pazartesi günü ilk defa yatağında kendi kendine uyumuş. İnanılmaz!
DEVAMINI OKU

13 Haziran 2012

Durumlar


Geçen hafta 9 kişi ve 1 bebek Rusya'daydık. Önce St Petersburg, sonra Moskova. Yeni yerler görmek, keşfetmek, anlamak, dinlemek gerçekten çok güzel. Ancak bu defa inanılmaz yoruldum. Benden başka kimseye gitmeyen Bambino gün boyu kucağımda ve neredeyse gün boyu mem.edeydi. Ruslar bile "M.eme!!" ne demek biliyorlardı, o derece!

Bambino yeni bir döneme girdi. Aşırı m.eme düşkünlüğü başladı. Daha doğrusu m.emenin kendine ait olduğunu ve her istediğinde onu elde edebileceğini devamlı test etmeye başladı. Rusya'da gün boyu yürüyerek şehirleri gezerken Bambino slingde ya da kucağımda mütemadiyen emdi. Sırf keyif için, zevk için. Yapacak daha iyi birşey bulduğunda ise derhal kucağımdan indi. Yapacağını yaptıktan sonra tekrar m.eme istedi. Bu döngü, kucağa al- üzerini aç - m.eme ver - iki fırt çektikten sonra inmek istesin - üzerini apar topar ört- Bambinoyu indir- bir iki dakika sonra tekrar kucağa al, bütün gün devam ettiği için inanılmaz yoruldum ve  sıkıldım. Akşama doğru enerjim ve sabrım tükendi, ya Bambinoya ya da başkasına çattım. Tabi ki Bambino uyuyunca yanında sızdım kaldım. Sabah olunca aynı düzen tekrar başladı. Velhasıl, hiç kendimle ilgilenemedim ve tatilin tadına tam olarak varamadım.

TR'ye döndükten beridir de yorgunluğumu atmaya çalışıyorum. Bambino eve gider gitmez emmeye başlıyor, yatana kadar emiyor neredeyse. "O uyuyunca yaparım bütün işlerimi" diye düşünüyorum ama Bambinoyla birlikte ben de uyuyorum. Sabah kalkınca da ben gidene kadar emdiği için 5 dk içinde giyinip çıkıyorum. Kahvaltı yok, saç tarama yok, makyaj yok, süs-püs yok. İşyerinde yorgunluktan doğru dürüst iletişim kuramıyorum bile. Bugün kojo şehir dışına gidiyor, bundan sonraki günler biraz daha yorulacağım gibi.

Bunun dışında her tatil Bambinoyu büyütüyor. Algılarını açıyor. Değiştiriyor. Bu sefer de öyle oldu. Yüz ifadesi bebekten çocuğa döndü iyice. Boyu uzadı (yaşıtlarından kısa olacak galiba, uzasa bile kısa hala). Artık kelimelerin sadece ilk hecelerini değil, ikinci hecelerini de söyleyebiliyor. 

Bu gezide ilk kez metro ve tekneye bindi Bambino. St Petersburg'da Hermitage Müzesini ilgiyle gezdi. Peterhoff Sarayındaki fıskiyeleri ilgiyle ve merakla inceledi. Ekaterina Sarayı bahçesinde özgürce koşturdu. Bolca kirlendi, toprağa bulandı. Mama ve m.eme de devamlı yanında olduğu içinde çok mutluydu.

İlk defa 9 kişilik bir tur için program hazırladım. Gruptan 3 kişiyle daha önce tanışmamıştım. Allah'a şükür sorunsuz bir şekilde gittik geldik.

Gezinin ana hatları şöyleydi:

1. gün: Ankara-İstanbul-St Petersburg. Otele yerleşme.

2. gün: St Petersburg şehir merkezini gezmece. St Isaac Katedrali, Kazan Katedrali, Nevsky Caddesi, Puşkin Anıtı, Pedro Heykeli, Dökülen Kan Kilisesi, Tekne ile kanal turu, Hermitage Müzesi. Gece "Beyaz Geceler" in keyfini çıkarmak ve saat 1'de açılıp 4'te kapanan köprüleri izlemek için dışarı çıkmaca.

3. gün: Şehir dışına çıkmaca. Puşkin Kasabası ve Ekaterina Sarayı, Finlandiya Körfezine bakan Peterhoff Sarayı.

4. gün: Sabah hızlı tren ile Moskova'ya gitmece. Kızıl Meydan, Kremlin Bölgesi, Arbat Sokağı ve Metro turu.

5. gün: Panoramik şehir turu. Serçe Tepesi, İzmailova Pazarı, Zafer Takı. Akşam Ankara'ya dönüş.

Maliyet: Uçak biletleri hariç otel-müze-saraylar-kiliseler-hediyelik eşyalar-yeme-içme dahil kişi başı 1000 TL.

St Petersburg ve Moskova için 5 gün yeterli. St Petersburg İstanbul, Moskova ise Ankara kıvamında. 

Gittiğimiz dönemde Beyaz Geceler yaşanıyordu. Hava gece 1 gibi hafif kararıyor, sabah 4 gibi de aydınlanıyordu. Zifiri karanlık hiç olmuyor, sadece hafif parlement mavi rengine bürünüyordu gökyüzü. Gece kavramı olmadığı için en az 12'ye kadar gündüzmiş gibi ayaktaydık. Bambino da ilk gün uykuyu şaşırdı. Sabah 4:30'da kalktı. 

Hermitage için önceden bilet alsak mı diye çok düşünmüş ama almamıştık. Şansımıza müzeyi gezeceğimiz gün bedavaymış :) İyi ki almamışız dedik. 

Rusya'daki hatunlar gerçekten çok güzeller. Ve nedereyse hiçbir şey giymiyorlar. İlk gün biz kat kat giyinirken çorapsız bir karış etekle ve en az 12 cm topuklularla gezen birçok kadın gördük. Türk erkeklerinin oraya gidince rotadan sapmasının nedenini anlamış olduk. Erkekler ise pehlivan gibi, kaba ve iriyarı. Çok kuralcı ve disiplinliler. Dilleri de beni pek açmadı. Alfabeyi çözmezseniz hiçbir şey anlmıyorsunuz. Kiril alfabesinin latincesi St Petersburg'da tabelalarda yazıyor ama kelimenin ne anlama geldğini bilmediğimiz için yine Fransız kaldık. Ruslar kendi dillerinin en üstün dil olduğuna inandıkları için yabancı dil öğrenme gereği duymuyorlarmış. O nedenle iletişim kurmamız imkansıza yakın vaziyetteydi. Biz de bir yerden sonra baktık İngilizce anlaşamayacağız onlarla Türkçe konuşmaya başladık. Onlar Rusça konuştu, karşılığında biz Türkçe konuştuk. Çok da rahat ettik :)) Şaka bir yana turistik geziye Rusya'ya gidecekseniz mutlaka Rusça bilen bir rehber edinin. Rehberlerimiz olmasaydı mümkün değil bir yerlere gidemezdik. 

Fotoğrafları aktarıp şeçtikten sonra St Petersburg ve Moskova fotolarını paylaşacağım. Tabi önceki geziden kalan Dubrovnik, Mostar ve Saraybosna fotoları da paylaşılmayı bekliyor. Yani yazacak çok şey var. Ama önce yorgunluğumu atmam, biraz kendime bakmam ve evi düzene koymam gerekiyor...

Foto buradan
DEVAMINI OKU

5 Haziran 2012

Gezi Öncesi Hastalık


Bizim oğlan neresinin ağrıdığını gayet güzel biliyor ve gösterebiliyor.
Haftasonundan beri ara sıra karnını gösterip acıdığını söylüyordu. Ben de kucağıma alıp elimin sıcağıyla ovuyordum, rahatlıyordu biraz.

Pazar günü neredeyse hiçbir şey yemedi. Birkaç tane köfte, biraz kiraz ve erik, o kadar. Gün boyu emdi. Ben de hiç üstüne gitmedim, yemek istemiyorsa bir bildiği vardır dedim. Çünkü canı yemek istediğinde elimden çekiştirerek alıp ağzına götürür, o derece istediğini belli eder.

Dün akşam eve gittiğimde bakıcı teyzemiz Bambinonun gün boyu iştahsız olduğunu, çoğu şeyi yemek istemediğini söylemişti. Yine "Vardır bir nedeni, üzerine düşmeyin, canı istediğinde yiyecektir" dedim.
Akşam anneannelere gittik. Yeni pişmiş köfteden zorla bir tanesini Bambinoya verdi anneanne. Birkaç kaşık da bulgur pilavı. Sonra uzunca emdi bizimki. Sonrasında mutfağa gittik.

O sırada bizimki yediklerini çıkarmaya başladı. Öğürüyor ve ne varsa midede çıkarıyordu. İlk defa yaşadı bunu Bambino. Tabi ne olduğunu anlayamadığı ve rahatsızlık duyduğu için ağlamaya başladı.
Ben gayet sakin bir şekilde "Tamam oğlum, midendekiler dışarı çıkmak istmemiş, var mı daha?" diyerek telkin etmeye bir yandan da ağzını yüzünü silmeye çalıştım. Ben sakin kalınca oğlan da sakinleşti, ne var ne yok çıkardıktan sonra sakin bir şekilde kucağıma geldi.

Üşütmüş olabilir diye düşünüyorum. Bu ara üzerine hırka-yelek türü birşey giymek istemiyor, giydirmeye çalıştığımızda çığlığı basıyor.

Aynı şekilde Pazar akşamı banyodan sonra sağ dizini göstererek yağ istedi benden. Baktım birşey yok gibi. Önce zeytinyağı sürdüm. Çok geçmedi aradan, tekrar geldi yağ istedi aynı gösterek. Durum biraz daha ciddi diye düşünüp sarı kantaron yağı sürdüm bu defa. Biraz da masaj yaptık. Bizde olan arkadaşlarımızdan doktor olan muayene etti, birşey yoktu görünürde. Diğer arkadaşım reiki ile enerji gönderdi. Bizimki rahatladı biraz.
Dün de bakıcı teyzesine sol omzunun acıdığını söyleyip yağ istemiş.

Acaba diyorum büyüme atağı mı geçiriyor? Hani kemikler uzarken kas ağrısı olurmuş ya, öyle birşey mi ki?

İşin kötüsü yarın yine bir geziye çıkıyoruz. Umarım daha da kötüye gitmez işler. Bambino gece rahatsızlığından uyuyamadığı için 2 gündür uykusuzuz. Hazırlıklara daha başlamdım, yine bir son dakika klasiği yaşayacağız. Bir önceki için tık tık. 

Foto uçaktan çekilen Bulutların Üstü adlı çalışmamdan.
DEVAMINI OKU

4 Haziran 2012

Bambino 20 Aylık


Saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor sanki.
İşte Bambino 1 ay daha büyüdü, 20 aylık oldu çıktı!
Artık onda gözlemlediğim değişimler fiziksel olmaktan çıkmaya başladı.
Her geçen gün kavramsal kabiliyetinin arttığını görüyorum.
Merdivenleri kendi başına çıkabiliyor.
Her gün günde birkaç kere parka gitmek istiyor :) Salıncağa ve kaydırağa binmekten zevk alıyor. Başka alet varsa onları da mutlaka deniyor.
En sevdiği renk mavi, kendi söylemiyle "bai" :) Mavi crocslarıyla yatıyor geceleri, o derece maviye düşkünleşti. Ayakkabıyı 24 saat giydiği için ayakları kokmaya başladı :P
Sabahları ne giyeceğine kendi karar veriyor, nereye gideceğimizin bir önemi yok. Bütün günü mavi kıyafetlerle geçiriyor. Dün iki mavi tişörtü üst üste giydi, o derece!
Beni ve babasını çok özlüyor. Biz işten gelince gözünün önünden ayrılmamızı istemiyor.
Alerji durumları aynen devam.
Gündüz uykuları düzensiz. Ne zaman uyuyacağı ve ne kadar süreceği her gün değişebiliyor. Genelde 2 gündüz uykusu uyuyor.
Hala emerek uyuyor. Gece birlikte yatıyoruz. Gece kalkış sıklığı değişkenlik göstermeye başladı. Ya da ben hatırlamıyorum yorgunluktan :P Bazı geceler 1-2 defa uyanıyor, bazen de 6-7 defa.
Akşam yatış saati geçe kaydı, bazen uyuması 10'u buluyor.
İstemediği birşey olduğunda hayır anlamında kafayı sağa sola net bir şekilde sallıyor.
Tasdik etmek istediği birşey olduğunda ise kafayı aşağı yukarı titrek bir şekilde sallıyor :)
Kendinden küçüklere pek pas vermiyor, kendinden büyükleri ilgi ile izliyor.
"Herşey benim" dönemi tam gaz devam ediyor. Dışarıdaki tüm arabalar onun mesela :)
Büyük araçlara özellikle otobüs, kamyon ve betoniyerleri çok seviyor. İzlemeye doyamıyor.
Eskisi gibi sevdiği şeyler için kafasını sol omzuna yatırmıyor artık. Geçti o dönem.
İlk 3 heceli kelimesi: He-Dİ-YE oldu.
Acıyan yerlerini doğru bir şekilde gösteriyor. Her yerinden haberi var :)
Suyu hala çok seviyor.
En sevdiği şey kivi, kiraz ve erik. Kavuna da hayır demiyor. Sebzelerden enginarı severek yiyor.
Büyüyor da büyüyor işte...
DEVAMINI OKU

31 Mayıs 2012

Split







Hırvatistan gezimize Split'in eski şehir bölgesi ile devam ediyoruz.

Split'in bende kalan tadı Akdenizliliği oldu.
Şehir yaşayan bir müze gibi.
Daracık sokaklara dalıyorsunuz, sizi nereye götüreceğini bilmeden. Bazen yol bitiveriyor bir apartmanın önünde, bazen de kocaman bir meydana çıkıyor, müzik yapan sanatçıların ve kafelerin olduğu.
Tarihi mekanların önüne atılan masa-sandalyelerde oturanlar hem tarihin içinde yaşıyor hem de zavkle kahvelerini yudumluyor.
Evler bakımsız, sokaklar gösterişsiz ama sizi çekiveriyor içine. "Bu sokaktan gitsem ne olur?" diye başlayan bir labirentin içine dalıveriyorsunuz.







İlginç olan şu ki nasıl oluyorsa bir şekilde denize çıkıyor sokaklar. Birden denizi görüp heyecanlanıyorsunuz.
Deniz kenarı aynı bizim sahil yöreleri gibi. Ben en çok Kuşadası sahiline benzettim. Yan yana sıralanmış onlarca kafe, restorant var. Denize karşı oturmuş sohbet eden neşeli insanlar. Sokak çalgıcıları ve çocuklara balon satan satıcılar. Dondurmacılar ve de :)








Burası tam bir Akdeniz şehri.
Karşı kıyılarda İtalya var. İtalya'dan ucuz olduğu için İtalyanların yazlık mekanıymış Hırvatistan kıyıları.
Gittiğimizde Bot Fuarı vardı, o nedenle ekstra bir yoğunluk vardı şehirde. Güzel güzel kızlar botları tanıtıyorlar, yüksek müzik sesi tüm limanı dolduruyordu. Canlılık şehre yaramış, sahil insanlarla dolup taşmıştı. Ben kalabalığı pek sevmem ama buradaki kalabalık beni hiç rahatsız etmedi. Ortam gayet rahat ve keyifliydi.






Split ile ilgili olarak gezdiğim tarihi yerleri uzun uzun anlatacak değilim. Kısa bir internet araştırması ile:

 * Dünyada en iyi korunmuş Roma saraylarından biri olan ve 3. yüzyılda Roma İmparatoru Diocletian'ın yaptırdığı Diocletian Sarayını,
* Şehri dört yönden çevreleyen Altın, Gümüş, Demir ve Bronz Kapıları,
* Eskiden içinde Diocletian'ın mozolesinin bulunduğu St. Domnius Katedralini,
*Romanesk çan kulesini ve tepesine çıkılan dar basamaklardan sonra sizi karşılayan şehir manzarasını,
*Altın Kapının dışında Knin şehrinden Split'e gelmiş olan Aziz Yorgo'nun heykelini (İncil'in Hırvatçaya çevrilmesini öneren kişi) ve bu heykelin ayak parmaklarına dokununca dileklerinizin gerçekleşeceğini,

öğrenebilirsiniz :)












Split'te başımıza gelen en büyük macera olan arabamızı park ettiğimiz yerde bulamayışımız ile başlayan, kojonun tek başına gecenin bir yarısı şehirde dört dönmesi, arabaya değil de kojonun tek başına bilmediğimiz bir yerde polislerle uğraşıyor olmasının bende yarattığı endişeyle mücadele, hem arabaya hem de kojoya dertlenip felaket senaryoları yazan diğer grup üyeleri ile onları sakinleştirmek için süper-düper cool görünmeye çabalayan bendenizin çabaları, arabayı park yerine götürürken bize refakat eden ve arabaya bize kız kardeşi olarak, kojoya ise kız arkadaşı olarak tanıttığı birini bindiren, muhtemelen savaş yıllarında aktif rol oynamış ev sahibinin telefonlarımıza cevap vermeyerek bizi şüphelere düşürmesi ile devam eden ve Büyükelçiliğe kadar haber verilmesine neden olarak bize sonsuz endişe ve heyecanlar yaşatan olaylar zincirini ise pas geçiyorum.   
DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com