Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2017

Yazıp Yayımlamadığım Bir Yazı Buldum: "+1 Daha mı?"

Aşağıdaki yazıyı Bambina henüz 2 yaşını biraz geçmişken ve ben ikinci çocuğu yapmak isterken kaleme almışım. Düşükle sonuçlanan kısa bir hamileliğin ilk zamanlarındaki sorgulamalarımı taslak yazılar arasında bulunca silmeye gönlüm razı gelmedi. Bu da böyle bir hikayeymiş, gelmiş ve geçmiş. Annelik duygusu insana neler düşündürürmüş, önce kendin mi, önce çocuğun mu?

Şu anda böyle şeyler oldukça uzak benden. Şimdiden geçmişteki o ana baktığımda kafasında bin endişe taşıyan, tutku derecesinde istekleri olan, odaklanmış ama hala emin olamayan bir ben görüyorum. Şimdi de böyleyim belki, başka türlü arzularım ve başka türlü endişelerim var muhtemelen. Böyle bir zihinle yaşamak zor aslında. Dilerim bu zihin hali yerini halinden memnun, sakin, dingin ve soğukkanlı bir hale bırakır yavaş yavaş.🙏

  * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

29 Ocak 2013 Salı:
Aşkımızın meyvesi için çalışma günü :PP

20 Şubat 2013 itibariyle:
5. haftanın içindeyiz teorik olarak.
İlk haftalarda hamile olduğumu hemen anladım. Nasıl mı? Hafif bulantılar (eyleme dönüşmediler hiç), sık acıkma, sık idrara çıkma belirtileri başladı. İçimde birşeyler değişiyordu, hissediyordum.
Yine de temkinliydim, hala da temkinliyim.
Bugün itibariyle henüz test yapmadım. Günüm geçti. 3-4 günlük bir gecikme henüz.
Eğer hamileysem muhtemel doğum tarihi 21 Ekim 2013.
Hayırlısı.
Herşeyin hayırlısı.

Tuhaf bir şekilde Bambinoyu düşünüyorum devamlı. Onu nasıl korurum çevreden, çevreden gelecek telkinlerden diye kumrular gibi düşünüyorum.
"Artık abi olacaksın"
"Büyüdün sen"
"Kardeşin olacak"
"Abiler şunu yapar"
"Abiler bunu yapmaz"
"Abiler tuvalete ç.i.ş. yaparlar"

gibi yüklemelerle çocuğa gereksiz bir yük yükleyecekler, baskı oluşturacaklar üzerinde. En yakınlarımız bile böyle davranacak, biliyorum.

Elimden geldiğince korumak istiyorum Bambinoyu bu telkinlerden, baskılardan. Sanırım hamileliğimi olabildiğince saklayacağım. Elimden geldiği kadar bu güzel haberi yakınlarımın sitemlerine maruz kalacak da olsam paylaşmayacağım. Çocuğumu korumak herşeyden önemli benim için.

Diğer taraftan, gece en az 3-4 kere uyanıp m.e.me isteyen bir Bambino ve bir bebek nasıl idare edilir, onu düşünüyorum. Bir anne ikisine birden yetebilir mi? Bambino süt içince kardeşinin rızkını mı içmiş olur? Anne yorgun ve bitap düşer mi? Anne yeterince beslenebilecek mi? Uykuya m.e.me ile dalan bir Bambino ile bir bebek aynı anda uyutulabilir mi?

Tekrar evde Bambino ile olmak nasıl olacak, onu da çok merak ediyorum. Tekrar Bambino ile günler geçirmek çok keyifli olacak, buna inanıyorum. Ancak fiziksel gücüm ikisine birden uzun süre bakmama yeter mi? Tek çocukluyken bile anne desteği olmadan yapamamıştım, ne değişti? Bende ne değişti? Koşullarda neler değişti?

Ayrıca çocuklarımın başında ne kadar süre durabilirim? Bambinonun kreş zamanı geldi mi, gelir mi yakın zamanda? Hangi kreşe gidecek? Nasıl bir düzen olacak? Bambino kendini dışlanmış hissedecek mi? Yaşayacağı travmayı (evet, bir kardeşin eve gelişi tamamen bir travmadır ve her büyük çocuk bunu yaşar) en az hasarla nasıl atlatabilir? Ben ona nasıl yardım edebilirim?

Yeni bir bebeğin heyecanını yaşamadan bu sorularla kafamı doldurdum. Hoş, yeni bir bebek var mı yok mu, henüz net değil. Kendi kendime senaryolar içinde takılıyorum işte :)

Hayırlısı. Herşeyin Hayırlısı.
DEVAMINI OKU

23 Şubat 2017

Bir Asırlık Ömür Bitti - Ayşe Kadın Gitti

Dün gece anneannemi kaybettik.
22 şubat 2017.
3 haftadır yoğun bakımdaydı.
Son bir senedir de çamaşır asarken kalçasını kırdığı için yataktaydı genel olarak. Hareketleri çok kısıtlanmıştı.
Ama bilinci cam gibiydi, her daim.
8'i öz, 2'si üvey, 10 çocuğu vardı. 4 kız, 6 oğlan.
Ve onlardan bir sürü torun.
Hatta torununun çocuklarını gördü.

Herkes gibi onun da inişli-çıkışlı, sevinçli-hüzünlü, macera dolu bir yaşamı oldu.
Ailesi tarafından, özellikle babası tarafından çok sevilirmiş, el üstünde tutulurmuş anneannem.
Dedem eve ikinci karısını getirince anneannemden çok anneannemin babası üzülmüş bu duruma ve 6 ay içinde üzüntüden vefat etmiş.
Kuması ile aynı evde yıllarca yaşamış anneannem.
Tüm evlatlarına kol kanat germiş, evden de misafir hiç eksik olmamış.
Çok uzaktaki akrabaları bile uzun yıllar misafir etmiş, çocuklarını büyütmüş.

1991 yılında hacı oldu anneannem.
Onu çok mutlu gördüğümü hatırlıyorum.
Gerçi o hep öyle güleryüzlüydü, içindekini dışına çok vurmazdı.
Ama hacca giderkenki coşkusu ve neşesi bir başkaydı.

"Nur yüzlü" derdik anneanneme.
Gerçekten de yüzü nurlu gibiydi, ışıl ışıldı.
Tertemizdi, canım benim.

Annem bel fıtığı nedeniyle birkaç hafta hastanede yatmak zorunda kalınca, ben 9 yaşında ve kardeşim 5 yaşındayken, anneanneme götürdü babam bizi.
Anneannem baktı bana.
Oradaki okula gittim.
Sonra bir gün zona çıkarttım.
Anneannem ne yapacağını şaşırmıştı.
Sıcak taşlar mı koymadı karnıma, merhemlerle sırtımı mı ovmadı.
Canım benim.

Yazın konu komşu hep birlikte reçeller, bazmalalar, erişteler yaparlardı, o çocukken bana kocaman gelen bahçede.
Tandırlıkta pişer, bize de düşerdi.
Biz de oturur, hamur açardık.
Bizimkini de pişirirlerdi.
Galiba en güzel çocukluk anılarım anneanne evine ve o bahçeye ait.
Hey gidi hey..

Dedemin ikinci karısı 1987 yılında vefat etti, yanlış hatırlamıyorsam.
Dedem 1999'da akciğer kanseri nedeniyle vefat etti.
Dedemin hiç evlenmemiş ve sağır kızkardeşi Şöhret Halam 2014'te gitti. Burada yazmıştım.
Anneannem ilçedeki belki de en yaşlı kişiydi.
Herkesi gönderdi, şimdi gitme vakti ona geldi.
Evinde olmak istedi, küçük teyzemin evinde kışları kalıyordu, mecburiyetten.
Bahar geldi mi kendi evine gidiyordu ve orada çok mutluydu.
Nohut oda bakla sofa bir evdi ama zamanın belki de en geniş evlerinden biriydi.
Dile kolay, 4 odada her gün en az 15 kişi yatıyordu.
Gönül isterdi ki son nefesini evinde verebilmiş olsun.
Ama yapacak birşey yok, koşullar böyleymiş.

Beni çok severdi anneannem.
"Baani" diye kendine has bir üslupla çağırırdi beni.
Bana el vermiş olduğunu düşünüyorum ve hissediyorum.
Şamanik bir yanı vardı, ki bence onun nesilinde herkeste vardı o bağ.
Okuma yazması yoktu ama bir sürü dua bilirdi.
Ne hikayeler vardı onda!

Şimdi son görevimizi yapmaya gidiyoruz anneannem için.
Işıklar, nurlar içinde ol anneannem.
Benim anneannem olduğun için ve senin torunun olduğum için çok ama çok teşekkürler.
Minnettarım sana.
Seni çok ama çok seviyorum anneannem.
Rahat ol, huzur içinde ol.
Zaman, mekan ve beden kısıtından kurtuldun.
Yolun açık olsun...

SS


DEVAMINI OKU

27 Aralık 2016

2016'dan 2017'ye


2016 yılı herhalde kime sorsanız zor bir yıl olarak tarihte yerini alacaktır.
Kişsel olarak, toplumsal olarak, hr türlü mikro ve makro bazda herkesin zorlandığı, zor zamanlar yaşadığı, zor süreçlerden geçtiği bir sene...
"Neyseki bitiyor"
"Bitsin gitsin artık" diyor etrafımdaki çoğu kişi.

Peki ben ne düşünüyorum, ne hissediyorum?
2016'nın zor bir yıl olduğuna katılıyorum, evet.
Ama şu anlamda farklı bakıyorum duruma: 2016 yılı bana çok şey öğretti.
Katı bir öğretmendi benim için.
Gerçekleri çat diye yüzüme vurdu, beni çırılçıplak bıraktı.
Saklanacak yer bulamayınca olan ile yüzleşmekten başka çarem kalmadığını gördüm.
Ve yüzleştim bazı şeylerle.
Karanlıklarımla, göz ardı ettiklerimle.

2016 yılında suçluluk ve değersizlik duygularım gün yüzüne çıktı.
Hem de pat diye, hiç beklemediğim zamanlarda.
Bu duyguların bende bu kadar derinde bir yer edindiğini hiç fark etmemişim.
Ya da fark etmişim ama üzerini örtmeyi, onlardan kaçmayı tercih etmişim.
2016 beni bu anlamda yakaladı.
Kendimle yüzleşmemi sağladı.
Bu duyguları ne kadar dönüştürebildim bilmiyorum, muhtemelen bu konuda gidecek daha çok yolum var ama artık onlardan kaçmıyorum. Farkındayım. Bu bile benim için büyük bir başarı, büyük bir adım.
Minnettarım.

2016 yılının başları biraz depresif başladı benim için.
Ücretsiz izinden dönüp işe başladım yıl başında.
İşyerindeki durumlar çok da iç açıcı değildi.
Evdeki durumlar da öyle.
Profesyonel destek almaya başladım.
Üzerinde çalışmak istediğim konu ile asıl çalışmam gereken konu birbirinden epey farklı çıktı, şaşırtıcı bir şekilde.
Beni asıl etkileyen şeylerin bambaşka olduğunu fark ettim.
Ve o destek ile birlikte yavaş yavaş bir dönüşüm sürecine girdim.
Minnettarım.

O süreç devam ederken yeni bir arkadaş grubunun içinde buldum kendimi.
Ve şimdiye kadar göz ardı ettiğim bir yönümü keşfettim o grup sayesinde: Dişilik.
Kadınlık deyince hep annelik gelmiş benim aklıma ve anne kimliği ile var olmuşum, özellikle çocuklardan sonra.
Kadın olduğumu ne hissetmişim, ne de hissetmeye izin vermişim.
Erkek gibi olmakla, erkek gibi düşünmek ve davranmakla bir yerlere gelebileceğimi kodlamışım hep. Ve bu kodlama hep işe yaradığı için başka türlüsünü denememişim bile.
Öyle doğal bir akış içerisinde bu yönümle yüzleştim ki.
Bilerek isteyerek değil, olaylar öyle geliştiği için.
Yapbozun parçaları öyle güzel biraraya geldi ki.
Çabasız, kendiliğinden.
Ve bahsettiğim bu grup yıl bitmeden dağıldı, yani kısmen. Ömrünü tamamladı.
Bana dişiliği öğrettiler ve gittiler. Değiştiler, dönüştüler.
Hep birlikte dönüştük.
Minnettarım. 

Profesyonel desteğe birkaç ay devam ettim, sonra o süreç de kendiliğinden bitti.
İhtiyaç hissetmedim birkaç ay sonra.
Şubat ayında içine girdiğim arkadaş grubu bana beni anlatan ayna oldu.
Kızkardeşler gibi paylaştık herşeyi.
Uzun uzun güldük, uzun uzun ağladık.

Sonra yaz geldi, Temmuz ayında 6 günlük yurtdışı görev seyahatim oldu.
Önce tüm aile gidelim derken son günlere doğru tek başıma gitme durumum ortaya çıktı.
İyi ki de öyle olmuş, dönüşüm 15 Temmuz günü oldu çünkü.
İyi ki ısrar etmemişim ya da tek gidiyor olmama olumsuz tepki vermemişim.
Frankfurt çok güzel ağırladı beni.
Katıldığım program çok şey kattı bana.
Anglo Sakson bir grupla yakınlaştım ve genel olarak çok keyifli vakit geçirdim.
Minnettarım.

 Döndüm, 15 Temmuz günü, memleketin durumu malum.
Temmuz ayındaki olaylardan sonra "Acaba yurtdışına mı gitsek?" diye bir soru oluştu kafamızda.
Çevremizdeki pek çok insan gibi.
Biraz çabaladık kojoyla.
Kapılar aralansaydı belki şimdi burada olmayacaktık.
Ama olmadı, kısmette yokmuş.
Henüz şartlar oluşmamış.
Oluşur ya da oluşmaz, bilemem ama şimdi değilmiş zamanı.
Kaldığımız yerden devam ettik hayata.
Minnettarım. 

Ağustos ayındaki tatil benim için başka bir deneyimdi.
Bambaşka...
Biraz anlatmaya çalışmıştım, burada.
Ruhumun havalandığını hissetttim.
Fiziksel dünyanın ötesinde varoluşlar olduğunu.
Farklı enerji boyutlarını.
Minnettarım. 

Bu deneyimden sonraki iki ay müthiş bir enerji patlaması ile yaşadım diyebilirim.
İçimdeki enerji öyle boyutlara geldi ki bazen, işimi yapamaz hale geldiğimi hatırlıyorum.
İşi gücü bırakıp enerjiyi takip ettim, etkisi hafifleyene kadar.
Araba kullanırken hissettim bazen, trafikte devamlı gülen biri gördüyseniz o ben olabilirim :)
Eylül sonunda katıldığım bir eğitim de enerji konusunda ilerlememe yardımcı oldu.

Ve 13 Ekim.
Arkadaşımın annesinin trafik kazasında vefat ettiği gün.
O gün iki ayda yaşadığım herşey sıfırlandı.
Hızla tavan yapan enerjim daha büyük bir hızla tabana vurdu.
Böyle olmasını bekliyordum, daha doğrusu evrenin kanunu bu.
Hiçbir şey sonsuza kadar devam edemez ve bir uçta olan bir şey diğer uca doğru gitmek zorunda ki kendini nötrlesin.
Sadece ne zaman ve nasıl oalcağını bilmiyordum.
Arkadaşıma verdim biriken tüm enerjimi.
Bir annesi vefat edene, bir de zor bir süreçten geçen başka bir yakın arkadaşıma.
Ama ne oldu?
Bana birşey kalmadı.
Kolumu kaldıramayacak kadar güçsüz düştüm.
İçime kapandım, depresifleştim.
Bu da bir süreçti.
Minnettarım.

Sonra bir arkadaşım kendime getirdi beni.
Bana içinde bulunduğum durumu tüm gerçekliği ile gösterdi ve çıkmam için elini uzattı.
Onun elini tuttum ve dipten yükselmeye başladım.
Bu da bir süreçti, zaman aldı.
Yine birşeyler öğrendim kendimle ilgili.

Kendini tanıma yolculuğunun sonu var mı ki?

Ve öyle böyle derken yılsonu geldi.
2016'yı şehirdışındaki programlar ile kapatıyorum.
Geçen hafta önce İstanbul, sonra da Çanakkale gezilerini yaptım.
İkisi de çok verimli ve çok öğretici oldu benim için.
Hele Çanakkale gezisinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorum.
Harika bir grubun içinde buldum kendimi.
Yol arkadaşlarım var artık.
Ve bir yola girdim, giriyorum.
Girmeye niyet ediyorum.
Minnettarım.

Herşey için minnettarım.

Bu yıl yılbaşı coşkusu farklı bende.
Fiziksel olarak hiçbir şey için heyecan duymuyorum.
Ama 2017'nin benim için başlangıçlar yılı olacağını umuyorum.
Yeni bir başlangıç. Yepyeni bir bakış açısı.
Herşeyin yenilendiği bir dönem başlıyor sanki.
Beklentim yok.
Ama çabam var.
Artık düşünceden eyleme geçme zamanı benim için.
Daha çok eylem.

Çocuklardan hiç bahsetmedim farkındaysanız :)
Benimle ilgili olan şeyleri yazdım 2016 için.
Ama bir şeyi not düşmek isterim.
Aralık ayının ortasında Bambinayı sütten kestim.
Uykusuzluk, geceleri oluşan sırt ve bel ağrıları (Bambina ile birlikte yatmamız ve sabaha kadar açık büfe süt içiyor oluşu nedeniyle) artık istemedğim bir hale dönüşünce ve Bambinanın Bambino kadar aşırı ısrarlı bir doğası olmayınca epey konuşma, bol telkin ile bu süreci güzel bir şekilde tamamladık diye düşünüyorum.
Benim şehirdışına gitmemi bekleyip döndüğümde tamamen kesmeyi planlamıştım ama ben gitmeden bir hafta önce Bambina telkinleri uygulamaya dökmeye başladı kendiliğinden.
Artık benimle uyumuyor ve ben malesef onu uyutamıyorum, bu da normal bir sonuç.
Çünkü benimle başka türlü nasıl uyuyacağını bilmiyor. Bu konuda deneyimi yok.
Kojo ile birlikte salonda yaptığımız yatakta uyuyor iki haftadır.
Uyumak için babasını istiyor minnoş :)
Babasının da canına minnet tabi :)
Bambinoda yaşayamadığı birlikte uyuma hallerini Bambinada doya doya yaşıyor.
Çok şükür, bin şükür.

Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı, şefkat ve gelişim dolu bir 2017 diliyorum :)
DEVAMINI OKU

18 Kasım 2016

Biraz da Benden

Öyle hızlandı ki zaman.
Gündemimde olan bir konunun birkaç saat sonra yerini başka bir konuya devrettiğini görüyorum.
Hepsi farklı, hepsi ayrı konular.
Birine odaklanıp duygularımı tam anlamıyla hissedemeden ve yaşayamadan bir başkası geliyor.

Ağustos'taki tatilden beri enerjim epey yüksekti.
Normalden daha fazla hem de.
Ben bile şaşıyordum hallerime, düşüncelerime, hislerime.
Elbette ki hayat döngülerden ibaret.
Her çıkışın bir inişi, her inişin de bir çıkışı var.
Benim çıkışım 2 ay sürdü...

13 Ekim'de bir arkadaşım bir trafik kazası sonucu annesini kaybetti.
O arkadaşım ile o tarihte İzmir'deydik, günübirlik.
Çok da güzel bir gün geçirmiştik.
Akşam arkadaşımı eve bıraktıktan sonra kendi evime gittim.
Yarım saat sonra beni aramış, telefon sessizde olduğu için duymamışım.
Gece gördüm, sabah soluğu yanında aldım.
Tüm enerjimi arkadaşıma verdim, yapılması gerekenlerle ilgilendim.
Sonrasında müthiş bir iniş yaşamaya başladım.

Yardıma ihtiyacı olan bir başka arkadaşıma da elimden geleni yaptım, birkaç gün sonrasında.
Ama hissettiğim şey şuydu: Beni emip bitiren bir vampir. Benim tüm gücümü kendine almış ve hala güç talep etmekte olan bir enerji vampiri.

İki hafta kadar tabiri caiz ise "süründüm".
"Düşük güç modu"nda yaşamaya başladım.
Bu arada çok ilginçtir ki hiç ummadığım insanlar arayıp sormaya başladılar, görüşmek istediler.
Vaktim olmadığı için görüşemedim, iyi ki de görüşmemişim. Onların da vampir olduğunu ertesi hafta görüşünce anladım.

Ne çok insan varmış başkalarının enerjisi üzerinden yaşayan.
Ve ben ne kadar az farkındaymışım bunun.
Kendimi koruyacak şeyleri ne kadar az uyguluyormuşum.
Bilerek ve isteyerek kendimden verip duruyormuşum.

Beni inişte iken durduran kişi çok yakın bir arkadaşım oldu.
Fiziksel olarak aramızda mesafler vardı ama sözleri ruhumu tam 12'den vurmuştu.
Mario Frangoulis ile tanıştım o gün.
Yunan tenör kendisi.
Dinleyin :)

İnişi durdurduk ama hala çıkışta olduğum söylenemez.
Öyle çok şey olup bitiyor ki çünkü.

6 Kasım'da evde çocuklarla oyun oynarken burnuma bir darbe aldım.
"Burnum acıdı" dedim ve oynamaya devam ettim.
1,5 saat sonra baktım hala acıyor, gecenin 9'unda acilde buldum kendimi.
Burnum kırılmış!
Bir de çatlak var.
Ertesi gün iki farklı KBB uzmanı ile görüştüm.
Ameliyata gerek olmadığını, kemiğin kendi kendine kaynayabileceğini söylediler.
Ne bir sargı, ne bir atel.
Öylece çıktım yanlarından.

Daha önce de trafik kazası geçirip burnumu kırmıştım, buyrun buradan hatırlayın.
Nisan 2014'te, İstanbul'dan gelirken otobüsün ani fren yapması nedeniyle kafamı ön koltuğa çarpıp burnumu kırmıştım.
Bu ikinci kırık oldu.
Ha, bir de 2006 Şubat'ında deviasyon ve burun eti ameliyatı olmuştum.
Onu da sayarsak bu 3. vaka.

Günler geçtikçe nefes problemi yaşamaya başladım.
Burnum hafif sağa kaykılmaya başladı.
Ve ağrıyor.
Soluğu estetik cerrahi uzmanında aldım, KBB'cilere güvenim kalmadı artık.
Detaylı muayene ve sonrasında çektirdiğim tomografiye bakınca 3. ameliyatın gerekli olduğu ortaya çıktı.
Ama 6 ay sonra.
Önce kemik kaynayacak ve güçlenecek.
Şimdilik Mayıs 2017 olarak not aldık ameliyat tarihini.

Benim başıma bunlar geldi ama ne doğru düzgün dinlenip kendime gelebildim, ne de kendime üzülecek an bulabildim.
Çevremde öyle travmatik olaylar olup bitti ki, kendi derdimi yaşayamadım.

Bir arkadaşımın beyninde 5 cm tümör tespit edildi ve 4 gün sonra ameliyata alındı.
Öyle "tesadüf" eseri tespit edildi ki bu durum..

Başka bir arkadaşımın babası felç geçirdi. Durum kritik.

Ne ara yaşlandık da evlilik, çocuk gibi güzel haberler yerine hastalık ve ölüm haberleri daha çok almaya başladık?

Günlük koşturmaca öyle bir hıza ulaştı ki yazmaya kalksam ben yazıyı bitirene kadar tedavül süresi dolmuş olur kesin.
İşyerindeki durumlar...
Evdekilerin halleri..
Kojonun durumları...
Annemlerin hali...

Geleni yaşıyorum.
Enerjimi yükseltmeye çalışıyorum.
Grip olmayaydım iyiydi!

Az kalsın unutup yazıyı bitiriyordum, 15 Kasım'da bir yaş daha aldım :))
Fotoğraf o güne ait :)
DEVAMINI OKU

16 Haziran 2016

İyimserlik ve Umut Farklı Şeyler

Sevgili Hilal'in bu yazısını burada da paylaşmak istedim.
Öyle güzel anlatmış ki, daha fazla söze gerek yok...

"Çernobil’le ilgili bir belgesel izledim bugün. Öleceklerini bilmelerine rağmen Çernobil’deki atığı temizlemek için gönüllü olan işçileri anlatıyordu. Başka insanlar ölmesin diye. Dün Suriye’de evlerine füze düşen insanların, yüzü, bir yüz olduğu anlaşılmayacak kadar yanmış çocuklarını gördüm. Bir doktor onu ameliyat edecek, hem de hiç para almadan. Tanıklık omuzlarıma büyük bir acı bırakıyor. Sonra bir şey oluyor. Acıyı hissedebilen herkes gibi ben de mutlu anlar geldiğinde onları daha derinden hissetmeye başlıyorum.
Sonra bir ses, çocuğunu lösemi yüzünden kaybeden bir babanın kurduğu derneğin, asıl o babanın kurduğu derneğin bir derde derman olabildiğini hatırlatıyor. En bağrı yanan insanların en bağır yakan yerden başladıklarında oradan yayılan sevginin, acının karşılıksız kalmayacağını, küçük veya büyük bir direnişe dönüşebileceğini söylüyor. Bağrımızı yakan yerden çok güçlü bir inanç doğuyor. Hayatın büyük muammalarından biri bu.
Tam diyorum ki, twitter’la instagram’la, change.org’la bir şeyler değiştirebileceğimiz izlenimi yaratıp elimize telefonlar verip bizi etkisiz hale getiriyorlar. Sonra İnstagram’dan biri çıkıp takipçilerinden yardım istiyor ve Afrika’da su kuyusu açıyorlar. Yardım yapınız diye buyurmuyor. Ben Afrika’ya gidiyorum kimler geliyor? Diyor. Yani gerçek hayatta gerçekte kim sahici bir iş yapıyorsa iyice bakınca sosyal medyada da yine sahici işleri o yapıyor.
Change org’da görme engelliler, kendilerinin kullanabileceği elektronik aletlerin yapılması için başlatılan kampanyayla bir şirketi buna ikna edebiliyorlar. Dünyalar kurtulmuyor, görmeyen gözler görmeye başlamıyor ve sadece şu an bu koşulda yapılabilecek, hayatı daha iyi yapacak o adım atılıyor. Atılabiliyor.
İyimser değilim. Umutluyum. Bu ikisinin ayrımını RebeccaSolnit’ten, Rebecca Solnit’i, hayatıma yeni giren ve pek çok şeye karşı inancımı tazeleyen özel bir insandan öğrendim. Kim bilir hatırlayamadığım kaç kaynaktan, kaç kişiden daha neler öğrendim. Kim bilir tanıdığım kaç kötüye karşı beni değiştiren beni iyileştiren kaç iyi girdi hayatıma. İnsanın insana verebileceği şey sadece acı, korku, gözyaşı değil.
Dünya kötüye gidiyor. Her şey tertemiz olmadan önce daha da kötüye gidecek gibi. Daha özgür olamayacak, daha güzel günler göremeyeceğiz gibi. Çocuklarımız, hayalini kurduğumuz o dünyayı belki hiç göremeyecek. Hayallerimizi gerçekleştirmeden, acılar görerek ve bir kısmını da kendimiz çekerek öleceğiz belki. Aç adamların bir türlü bitmeyen ziyafetlerini izlemek zorunda kaldığımız için  bakıp yumruklarımızı sıkacağız. Yardım eden yok mu? diyeceğiz. Bazen yardım gelmeyecek. Ama belki ölmeden önce bir an, hayal veya gerçek, bir tepeyi aşıp denizi görmüş gibi de olacağız; çocuklara hayatın, insan olmanın değerini anlatan biriyle tanışacağız. Bu ne güzel bir şarkıymış diyeceğiz gözlerimiz dolarak. Nasıl da anlıyor beni diyeceğiz. O söylüyorsa doğrudur dediğimiz ve bizi hiç yanıltmayacak biri olacak. Ölümlere yıkımlara üzülmek için bile, ne hissedeceğine karar vermek için bile birilerinin komutunu beklemeyen, kalbinin sesini tertemiz, sapasağlam duyan biriyle karşılaşacağız. Bunlar daha az olacak. Ama umut, bunlardan yayılacak. İnsan çok az umutla bile yaşayabiliyormuş.
Hep alışmayacağız, unutmayacağız diyoruz ve bazen alışıyoruz ve unutuyoruz da ama birini sevmenin ne demek olduğunu hiç unutmamak istiyorum, bunu biliyorum. Biri bizi sevdiğinde iyi biri oluyoruz. Birini sevdiğimizde ona hayatı dayanılır kılıyoruz. Bunu unutmamak istiyorum.
Emily Dickinson'ın bir şiiri vardır. 
Hedefi küçük tutup kendinden az şey bekleyenler için değil de, kendine acaba boşuna mı yaşadım, yaşıyorum diyenler için bir bakış açısı sunar gibi gelir bu şiir bana:

If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.
Der ki: 
Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem Boşuna yaşamış olmayacağım. Bir yaşamdan acıyı alabilirsem, Ya da bir acıyı hafifletebilirsem, Ya da bir ardıç kuşunu yeniden yuvasına koyabilirsem, Boşuna yaşamış olmayacağım.
Bir insan ne yapabilir ki ve nereden başlamalıdır, bu soruyu kendime böyle zamanlarda çok sordum. Ve dünya bana er geç hep aynı cevabı verdi. Canını yakan yerden başla dedi. Ve şu an bulunduğun yerden. Bu yer neresidir? En çok üzen, kafamda en çok evirip çevirdiğim, aklımdan çıkmayan şey. İşte bu, uğrunda çalışmaya değer, hakkında yazmaya değer bir şeydir.

Videodaki (B&B: Videoyu almadım buraya, isterseniz you.tu.be'dan bulabilirsiniz) Keaton Henson, You şiirinin çevirisi:
Sen
Beklemen gerekiyorsa
Onları burada bekle, ben titrerken.
Kollarımda.
Ağlaman gerekiyorsa burada ağla
Ben uyurken
yatağımda.
Ağıt yakman gerekiyorsa
Gökyüzünde ay ve yıldızlarla yap bunu canım
Yalnız yapma.
Gitmen gerekiyorsa git
Yer yanıyormuş gibi ayaklarının altında.
Konuşman gerekiyorsa konuş
Her bir sözün benzersiz gibi.
Ölmen gerekiyorsa şunu bilerek öl
Hayatın, hayatımın en iyi kısmıydı.
Ölmen gerekiyorsa hayatını hatırla
Çünkü sen her şeysin.
Savaşman gerekiyorsa savaş
 geceleri kendinle kendi düşüncelerinle.
Çalışman gerekiyorsa çalış
Senden bu dünyaya bir şeyler kalsın diye
Ve eğer yaşaman gerekiyorsa da cancağızım
Yaşa."
DEVAMINI OKU

13 Haziran 2016

Farkındalık - Neden Değişim İçin Kendini Zorlamak İşe Yaramaz?

n750798627_2060565_5585

O hissi bilirsiniz… Kendinizi içinde bulduğunuz fikir ayrılığında haklı olduğunuza yüzde yüz eminsinizdir… Bakış açınız kesinlikle doğrudur… Ve doğru olması için gerekli tüm bilgilere de sahipsinizdir. Yürüttüğünüz mantık, çıkarımlarınız hatasızdır… “Diğerleri nasıl olur da başka bir şekilde düşünebiliyor?”, anlam veremezsiniz….

Veya bir geri bildirim almışsınızdır. Yöneticiniz, eşiniz, çalışanlarınız, çocuklarınız, veya sizin için değerli bir başkası, sizin belki de farkında olmadan, alışkanlıkla yaptığınız bir davranış yüzünden zarar gördüklerini, acı çektiklerini iletirler… Tüm iyi niyetinizle, anlamaya çalışırsınız… Hatta davranışınızı değiştirmeyi denersiniz…

Ama anlayamazsınız… Anlayamazsınız, çünkü aldığınız geri bildirimin büyük ölçüde abartılı olduğuna eminsinizdir… Ya kendinizi anlatılan şekilde davranırken görmüyorsunuzdur, veya bunun neden bu kadar önemli olduğunu anlamazsınız… Belki de geri bildirimi verenlerin bu görüşleri sadece algıdır… Belki de çok fazla duyarlı veya duygusaldırlar… Veya sizin neden bu şekilde davrandığınızı ve aslında bunun onların iyiliği için olduğunu göremiyorlardır… Ve bu arada, nasıl olur da sizin onlar için yaptığınız bunca şeyden sonra böyle şeyler söyleyebiliyorlar diye düşünürsünüz…

Sonra bir gün, bir şey olur… Bir şey değişir… Birden bire, bunca zamandır neden ve nasıl hatalı olduğunuzu anlarsınız… Düşünüşünüzün nasıl hatalı, eksik, tek taraflı, hatta tamamen saçma olduğunu görürsünüz. Bulmacanın önemli bir parçasından habersizdiniz, onu dışarıda bırakıyor, hatta belki de görmezden geliyordunuz… Belki de kendi kendinizin bir parçasını uzaklaştırıyordunuz kendinizden…

Veya birden bire yöneticinizin, eşinizin, çalışanlarınızın, veya çocuklarınızın size ne söylemeye çalıştığını anlarsınız. Aslında nasıl davranmakta olduğunuzu, ve bu davranışlarınızın diğerlerine, ve hatta size nasıl zarar verdiğini, onları ve sizi nasıl yaraladığını net bir biçimde ilk defa görürsünüz. Bilmeden, alışkanlıkla, ve belki de görmezden geldiğiniz stres veya endişe veya arzularla başa çıkmak için böyle davrandığınızı idrak edersiniz.

Bu idrak, ilk başta şaşırtıcı, hatta şok edici olabilir. Arkasından acı hissedersiniz… Belki biraz utanç… Kimlik tanımınız, öz algınız biraz yara almış gibi hissedersiniz… Ardından, rahatlama gelir, artık sizi kısıtlayan bu inancı, davranışı, tekrar eden olguyu, kimlik tanımını korumak, desteklemek, devam ettirmek zorunda olmamanın rahatlığı… Ve bunun için aslında farkında olmadan ne kadar çok enerji harcadığınızı fark edersiniz. Belki de ilk defa, içinde hiç farkında olmadan yaşamakta olduğunuz takılıp kalmışlığı kemiklerinizde hissedersiniz. İdrak ettiğinizde, beraberinde seçim yapabilme özgürlüğü gelir. Jean Jacques Rousseau’nun “Ne yaptığımın farkında değil isem, onu yapmaya devam etmekten başka seçeneğim yok” sözünün ne anlama geldiğini anlarsınız. Ve anlarsınız ki daha önce seçim yaptığınızı sanırken, aslında yapmıyordunuz. Nasıl yapabilirdiniz ki, sizi esir almış bir koşullanmanın kontrol ve emirleri altında hareket ediyordunuz. Ve idrak edersiniz ki, bu konuda belki de ilk defa, özgür iradenizi gerçekten kullanabilirsiniz.

Farkındalık denilen şey işte bu idrak, bu anlayış …  Bu olmadığında, içimizden ve dışımızdan gelen tam anlamadığımız taleplere uymak için, tam olarak anlamadığımız bir şeyleri (kendimiz, davranışlarımız, duygularımız, düşünüşümüz) değiştirmeye çalışmaktan öteye gidemiyor değişim çabamız. Sadece farkındalık ve anlayış ile değişim, büyüme, tatmin, mutluluk ve başarı yaratabiliriz… Gerçekten başarı gibi hissettiren başarıya ulaşabiliriz…

Ancak farkındalık o kadar kolay ulaşılan bir şey değil maalesef… Zen geleneğinde buna “kapısız kapı” deniliyor. Ram Dass diyor ki “ona sahip değilsen, hiç bir kelime yeterli olmaz; ona sahipsen, hiç bir kelimeye gerek yoktur”. Farkındalığın bu tarafından, yani ona henüz sahip olmadığın yerden baktığında, göremezsin, senin için öyle bir şey yoktur. Farkındalığın öteki tarafında, o kadar net, basit ve göz önündedir ki, onu daha önce nasıl göremediğine şaşıp kalırsın.
  .....

Kaynak burası.
Gestalt Yaklaşımı ile ilgili bilgi için buraya bakabilirsiniz.
DEVAMINI OKU

9 Haziran 2016

İrade Güçlendirilebilir mi?



Herhangi biri tanıdık geldi mi?
 
-Erken kalkmak istiyorsunuz ama bir kere çaldıktan sonra alarmı susturup uykuya geri dönüyorsunuz.

-Sağlıklı beslenmeye karar verdiniz ama kendinizi hamburger ya da pizza sipariş ederken buldunuz.

-Spora gitmenin ve böylece yaza girmeden bir-iki kilo vermenin süper olacağını düşünüyorsunuz ama işten eve geldikten sonra televizyonun karşısına geçip, günü de orada sonlandırıyorsunuz.

Evet mi?

Yalnız değilsiniz. Çoğumuz kendimize şunu söyleriz: “Keşke daha iradeli bir insan olsaydım.” Ama, acaba irade artırılabilir bir şey mi? Eğer öyleyse bunun yolu nedir?

Bilimin sizi şaşırtacak bazı cevapları var.

Neden İradeyi Önemsemeliyiz?

İrade üzerine araştırma yapan en önemli araştırmacılardan biri olan Roy Baumeister şunu söylüyor:

“Toplumdaki modern insana rahatsızlık veren problemlerin çoğu -bağımlılık, aşırı yeme, suç, aile içi şiddet, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, ön yargı, borç, istenmeyen hamilelik, okulda başarısızlık, işte yetersiz performans gösterme, para biriktirememe, egzersiz eksikliği- bir dereceye kadar öz kontrol eksikliğinin bir sonucu.

Psikoloji çok geniş bir aralıkta yararları olan iki temel özellik tanımlıyor: zeka ve öz-kontrol. Uzun yıllar denemesine rağmen, psikoloji bir insanın kalıcı olarak zekasını artırabileceğiyle ilgili bir sonuca ulaşamadı. Ama öz-kontrol güçlendirilebilir. Bu yüzden öz-kontrol psikoloji için ender bulunan ve güçlü fırsatlardan biri. İnsanların hayatlarında köklü ve oldukça yararlı değişiklikler yapmak için psikoloji öz-kontrolü kullanabilir.”

Öz-kontrol üzerine Baumeister’in yaptığı bu araştırma insanın öz-kontrolünün artmasının, hayatının diğer alanlarını da pozitif olarak etkileyeceğini söylüyor. Daha fazla öz-kontrole sahip insanlar daha sağlıklı, ilişkiler konusunda daha başarılı ve daha tatminkarlar. Ayrıca daha fazla para kazanıyorlar, kariyerlerinde daha iyi bir noktadalar. İradesi güçlü olanların daha mutlu olması pek de sürpriz sayılmaz.

Görünen o ki, iradenizi güçlendirmek için bir adım atmanız vereceğiniz en iyi kararlardan biri olabilir.

İrade Nedir?

İradenin nasıl çalıştığını anlamak için önce bu kelimeyi biz hangi anlamda kullanıyoruz, ona bakmamız lazım. Hepimizin irade hakkında bir fikri vardır. Bununla birlikte, bu konuyu çalışan bilim adamlarının “irade” diye tanımladıkları şey nedir?

Maksimum İrade (Maximum Willpower) kitabında, Kelly McGonigal (Stanford Üniversitesi’nde “İrade Bilimi” dersleri veriyor) iradenin 3 farklı yönünden bahsediyor:

Yapmayacağım: Baştan çıkarıcı şeylere dayanma

Yapacağım: Yapılması gereken şeylerin yapılması

İstiyorum: Kişinin uzun dönem hedef ve arzularının bilincinde olması

McGonigal’a göre irade, hedeflere ulaşmak ve problemlerden uzak durmak için bu üç gücü işlemekten geçiyor.

Neden İrademiz Var?

İrade büyüleyici bir fenomen. Aslında bazı bilim adamları bizi insan yapan şeyin irade olduğunu söylüyorlar. Düşündüğünüzde anlaşılır da geliyor: içgüdülerini kontrol edebilen hiçbir hayvan yok. Peki neden biz bu kadar özeliz?

Erken dönemlerde insanlar hayatta kalmak için içinde bulunduğu gruba bağımlıydı. İçgüdülerini kontrol etmek zorundaydılar, çünkü gruptaki insanlarla iyi geçinmeleri gerekiyordu. Bu, beyinde içgüdüleri kontrol etme yeteneğinin gelişmesi için büyük baskı oluşturdu.

İçgüdülerimizi kontrol etme yeteneğimiz, binlerce yıllık karmaşık sosyal çevreye adaptasyonun sonucu.


İrade ve Beyin Prefrontal Korteks (Alın Korteksi) İle Tanışın

Prefrontal Korteks beynin alın ve gözlerin hemen arkasındaki bölümüdür. Evrim tarihi boyunca, ana olarak fiziksel özellikleri (yürüme, koşma vb.) kontrol etmekten sorumluydu. Zamanla sadece büyümekle kalmadı, aynı zamanda beynin diğer bölgeleriyle bağlantısı arttı ve bazı yeni fonksiyonlar kazandı. Şimdi, prefrontal korteks ne yaptığınızı, ne düşündüğünüzü ve hatta ne hissettiğinizi kontrol etmekten sorumlu.

Prefrontal korteksin üç farklı bölgesi iradenin üç farklı yönünü kontrol eder: 

Sol bölge iradenin “yapacağım” yönünden sorumlu 

Sağ bölge iradenin “yapmayacağım” yönünden sorumlu 

Orta bölge ise iradenin “istiyorum” yönünden sorumlu

Bu üç bölge birlikte bize öz-kontrolü, öz-bilinçliliği diğer bir deyişle iradeyi verir.

Prefrontal Korteksin önemi ile ilgili en iyi örneklerden biri beyinlerinin bu bölümü bir kaza sonucu zarar görmüş kişiler. 1848’de Phineas Gage adında sakin, saygılı, çalışkan bir ustabaşı prefrontal kortekse ciddi şekilde hasar veren bir kaza yaşadı ve bu kaza onun hayatını sonsuza dek değiştirdi. Gage’in arkadaşları artık onu tanıyamıyordu. Çünkü Gage sabırsız, çabuk öfkelenen bir insana dönüşmüştü. Bakıldığında eski Gage’in tam tersi bir insan gelmişti. Phineas Gage’in yaşadığı kaza, prefrontal korteks bölgesindeki bir hasarın karakterde nasıl bir değişiklik yaratacağına dair yüzlerce örnekten bir tanesi. İradenin mistik bir şey olmadığı, bunun yerine beynin yüzlerce fonksiyonundan biri olduğu da anlaşılıyor.
 
Neden Büyükbabalarımız Bizden Daha Disiplinliler?

İrade ile ilgili en şok edici keşiflerden biri şu: irade bir kas gibi onu çok kullandığınızda yoruluyor.

Roy Baumeister birçok deney yürüttü ve bunlarda iradelerini kullanmalarını istedi (bisküviyi geri çevirmek, öfkeyi kontrol altına almak, ellerini buzlu suyun içinde tutmak vb.). Meğer Baumeister’in isteklerinin ayrıntıları önemli değilmiş: iradelerini kullanmak zorunda olan insanlar kendilerini kontrol etmede belirgin bir düşüş yaşadılar. Bu farklı şekillerde ortaya çıktı: duygularını kontrol etmesi istenen insanlar gereksiz şeylere daha fazla para harcama eğilimi gösterdiler, tatlı yeme isteğine direnen kişiler ise yapmaları gereken işleri ertelediler vs. Baumester bu deneylerin ışığında iradenin kullanıldıkça azalan bir şey olduğu sonucuna vardı.

Ayrıca, araştırma iradenin azalmasına sebep olacak birçok şey olduğunu gösterdi. Hatta bazılarının böyle bir etki göstereceğini tahmin etmiyorduk. Bunlar: sıkıcı bir toplantı esnasında öylece oturmak, çıktığınız kızı etkilemeye çalışmak, çalışma alanınızda rahat edememek. Bir içgüdüye karşı geldiğiniz her seferde, ne kadar küçük olursa olsun, irade kasını kullanıyorsunuz ve bu yüzden irade rezervini azaltıyorsunuz.

Minnesota Üniversitesi’nden Kathleen Vohns şunu söylüyor:

“Araştırmalar, insanların on yıllar önceki iradeye hala sahip olduğunu gösteriyor. Ama şu an geçmiştekine göre çok daha fazla baştan çıkarıcı şeyle bombardımana uğruyoruz. Psikolojik sistemimiz bütün bu potansiyel hazlarla uğraşacak donanıma sahip değil.”

Önceki jenerasyondan insanlara bakıp, öz disiplinlerine imrenebiliriz. Bir dövüş sanatları ustası olarak, geçmişteki ustaların hikayelerini nasıl okuduğumu ve onlar gibi saatlerce çalışmadığım için kendime kızdığımı hatırlıyorum. Bununla birlikte, neslimizin önceki nesiller gibi işine düşkün olmamasının sebebi karakterlerimizdeki eksiklik değil. Bunun sebebi bizi çevrelemiş olan dikkat dağıtıcı şeyler. Acaba o dövüş ustaları her an bağlanabilecekleri Facebook, Twitter ve Youtube’a sahip olsalardı, kendilerini yine aynı şekilde adarlar mıydı? Sanırım bu sorunun cevabını asla bilemeyeceğiz.
 
İradeyi Geliştirmek İçin: Meditasyon

Güzel haberse eğer irademiz için zaman harcayarak beyin egzersizleri yaparsak, irademizi güçlendirebiliriz.

Meditasyonun iradeyi güçlendirmek için en iyi yollardan biri olduğu kanıtlanmıştır. Bu konudaki araştırmalar 3 saatlik meditasyonun öz-kontrolü ve odaklanma yeteneğini artırdığını, 11 saatlik meditasyonun ise beyinde görünür değişiklikler yaptığını göstermiştir.

Peki, neden bu kadar etkili?

Meditasyon prefrontal kortekse kan akışını artırır. Görünen o ki, beyin kaslarla aynı şekilde adapte oluyor: şınav çektiğinizde kol kasları kazanıyorsunuz, meditasyon yaptığınızda da öz-kontrolden sorumlu bölgelerdeki sinirsel bağlantıları geliştiriyorsunuz.


İradenizi güçlendirmek için en iyi yol hangisidir?

Kelly Mcgonigal şu meditasyon tekniğini kullanarak, prefrontal kortekse kan akışını hızlandırıp, beynin potansiyelinin çoğunu kullanabileceğimizi söylüyor:
 
1. Kıpırdamadan Oturmak

İster ayaklarınız yerde olacak şekilde bir sandalyeye, ya da bağdaş kurarak yere oturabilirsiniz. Hareket içgüdülerine karşı gelmeye çalışın: dürtülere ve karıncalanmaları görmezden gelip gelemediğinize bakın. Kıpırdamadan oturmak meditasyonun önemli bir parçasıdır çünkü içgüdülerinizi otomatik olarak takip etmemeyi size öğretir.
 
2. Dikkatinizi Nefesinize Verin

Gözlerinizi kapatın ve nefesinize odaklanın. Nefes alırken içinizden “nefes al”, verirken de “nefes ver” deyin. Zihninizin başıboş dolaşmaya başladığını fark ettiğinizde, onu geri getirin ve nefesinize odaklanmaya devam edin. Bu prefrontal korteksi aktive ederek, beyninizin stres ve istek merkezlerini sessizleştirecektir.
 
3. Nefes alma hissini ve zihnin nasıl başıboş dolaştığını Fark Edin
 
Birkaç dakika sonra, “nefes al”, “nefes ver” kelimelerini içinizden söylemeyi bırakın ve sadece nefes alma hissine odaklanın. Zihniniz bu kelimeler olmadan biraz daha fazla başıboş dolaşabilir. Ama, zihninizin başka bir şey düşünmeye başladığını fark ettiğinizde, dikkatinizi nefes alış verişine geri getirin. “Nefes al” ve “nefes ver” kelimelerini odaklanmak için birkaç defa söyleyebilirsiniz. Sonra tekrar sadece nefes alıp vermeye odaklanın. Bu bölüm hem öz-bilinçlilik hem de öz-kontrol özelliklerini eğitmeye yardımcı olacaktır.

İlk başladığınızda meditasyonu çok zor bulabilirsiniz. Bu tamamen normal: günlük hayatımızda, genellikle zihnimizin ne kadar dağılmış ve gürültülü olduğunu fark edemeyiz. Nefes almaya odaklanmaya çalışırken kıpırdamadan oturmak bütün o karışıklığı dikkat alanımıza getirir. Ama, meditasyonda ne kadar kötü olduğunuz önemli değil: araştırma günde 5 dakika meditasyonun bile öz-kontrol ve öz-bilinçlilik noktalarında size yararlı olacağını gösteriyor. Küçük başlamaktan korkmayın.
 
Sonuç: Kendinizi Hırpalamayın

Bence bu araştırmadan çıkarabileceğimiz en önemli sonuçlardan biri şu: iradesizliğimizle ilişkili olduğunu düşündüğümüz başarısızlıklarımız yüzünden suçlu hissetmeyi ve kendimizi suçlamayı bırakmalıyız. Ki baktığınızda, irade eksikliğimizin sebebi beynimizdeki kimyasalların bir sonucu, karakter eksikliklerimiz değil. Kaslardan sınırsız ağırlığı taşımasını beklemiyorsanız, beynin de limitsiz bir iradeye sahip olmasını bekleyemezsiniz. Şunu anlamalısınız ki fiziksel gücünüzü artırmak için nasıl egzersiz yapıyorsanız, iradenizi artırmak için de beyni çalıştırmalısınız. Zafer için meditasyon! 


DEVAMINI OKU

7 Haziran 2016

Aklımdan Geçenler


"Geçen gün, ömürdendir. Ömrünüzü boşa harcamayın"

Yıllar önce bir radyoda dinlemiştim bu sözleri. Bir reklama aitti büyük olasılıkla.
Tam da büyütüldüğüm, eğitildiğim tarza uygun düşüyordu bu cümleler.

"Boş durma... "
"Devamlı çalış..."
"Çalıştığın şey kendine ve başkalarına fayda sağlasın, artı değer üretsin..."
"Faydalı olursan içsel tatmini bulursun ancak..."
"Yaptığın şey sana bir şeyler öğretmeli..."
"Eğlenmek bir nevi boşa harcanan zamandır... Yaptığın iş hem faydalı hem de eğlendirici ise başka..."
"Bir amaca hizmet etmeli eylemlerin... Yüce bir amaca..."
"Hayat ciddiye alınmalıdır..."
"Hayat çok kısa, boşa harcanmamalı hiç bir anı..."
"Eğlenme amaçlı bir hayatın içi boştur.. Yazık edilmiş hayattır o..."

Açıkça ve zımni olarak bunlar söylendi bana. Genelde zımni olarak :)
Bunlar bilinçaltıma yer eden sözler oldu. Açıkça söylenmese bile...

Hep çok ulvi bir amacım olacağına şartlanmıştım. Çok büyük bir amaç için çalışacaktım ben. Başkalarına faydalı olacaktım ama böyle büyük büyük işlerde. Büyük projelerde, vizyon yaratacaktım belki. Lide olup yol açacaktım insanların önünde. Başkalarının hayatlarını iyileştirecektim her ne yapıyorsam. 

Bana böyle söylenmese bile bir şekilde böyle kurmuştum hayat yolumu.

Oysa hayatın küçük küçük anlardan oluştuğunu, her an her nerdeysem ve her ne yapıyorsam aslında hayattaki en önemli şeyin o an yaptığım şey olduğunu, büyük kalabalıkları yönlendirmenin bile aslında tek bir kişiden başladığını, en büyük projede bile çalışssan sadece bir kişilik iş yapabileceğimi, yani sadece bütünün minik bir parçası olduğumu ama bunun da çok değerli olduğunu, bazen bir kalbe dokunmanın çok büyük farklar yarattığını, kelebek etkisi denen şeyin gerçek ve mümkün olduğunu, beklentilere dalarak yaşamanın acı verdiğini anlayacaktım deneyimlerim arttıkça. Hatta bunları hala anlamaya çalışıyorum da diyebilirim :) Psikeart'ın "Tembelliğe Övgü" sayısını okuyup bitirdiğimde bile tembelliğin gerçekten iyi bir şey olabileceğini sorguladığım hatırlıyorum. Sorgulamıştım ve tembelliğin de gerekli olduğuna, tembelliğin de ihtiyaç olduğuna kanaat getirmiştim ama bunu içselleştirmemiştim.

Bu noktada okumanın, anlamanın, bilmenin içselleştirmekten ve fark etmekten ne kadar farklı olabileceğine değinmeli... Artık eskisi gibi okumuyorum. Aslında kişisel gelişim, psikoloji, doğal yaşam, alternatif tıp gibi konularda çok fazla bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Bu konularda çok fazla şey okudum, çok fazla kişiyle tanıştım, onları takip ettim. Ama şunu fark ettim ki; bilmek önemli değil; önemli olan ne kadarını içselleştirdiğin yani hayatında bifiil uygulamaya koyduğun. Uygulamaya koymadığın, benimsemediğin bilgi aslında çöpten başka bir şey değil. Bir nevi yük aslında. Biliyorsun ama uygulamıyorsun. Glutenin bana yararı olmadığını bilerek koca bir bazlamayı mideye indirmem gibi bir şey bu :))

Hayatın tek bir doğrudan ibaret olmadığını idrak ettim artık. İnanç kalıplarımı masaya yatırdım, neye neden inandığımı sorguladım, hala da sorguluyorum. Bu noktada kimseyi yargılamamam gerektiğini, herkesin kendi doğruları olduğunu, herkesin bir eylemi yaparken kendince sebepleri olduğunu, herkesin kendi bilinç seviyesine uygun yaşadığını sindirdim. Yazması, söylemesi çok kolay olan şeyler ama inanın benimsemesi, uygulaması o kadar kolay değil bunların.

Artık biliyorum ki herkesin yaptığı iş değerli. Çoook büyük insanlar olmaya gerek yok. Olman gerekiyorsa olacaksın zaten :) Hayat seni olman gereken yere götürecek. Yeter ki almaya açık ol. Hayat sana o kapıyı açtığında kapıyı fark edip içeri girmeye istekli ve hazır ol. Her anlamda kendini olasılıklara aç. Hiç ummadığın yerden hiç ummadığın deneyimler çıkabilir. İhityacın olan her ne ise sana geliyor. Ve nerde, ne zaman, ne yapıyorsan yap, bil ki o anda onu yapman senin için en hayırlısıdır. O nedenle yaptığın şeyi iyi yap. 

Nerede olduğun, kimlerle çevrelendiğin bir noktadan sonra önemli değil. Önemli olan senin kendinle olan ilişkin. Zihninin ne kadar sağlıklı ve berrak olduğu. Çünkü nereye gidersen git o zihinle birliktesin. O nedenle fiziksel çevreni değiştirmekten ziyade zihnini değiştirmekle ilgilen. Zihnini eğitmek en büyük kazancın. Onu eğittiğinde tatil yapma isteğin hiç olmayacak çünkü nereye gidersen git, nerede olursan ol hep neşeli olacaksın :)

Eğlenmek de önemli. Tembellik yapmak da. Boş boş oturmak, hiç bir şey yapmamak da önemli ve değerli. "Faydalı işler yapanların kendi kendilerine oldukları her an, boş zamanları, hatta uykuları bile ibadetten sayılır" demişti bir üstad. Bunları da önemsemeli. Bunları da yaşamalı. İnsan önce kendine şefkat göstermeli ki başkalarına da gösterebilsin.

Arınma zamanı şimdi. Değerli Ramazan ayı.

Bambino bana "Ramazan'ın Türkçesi nedir?" diye sordu geçen gün. Cevap veremedim, bilmiyorum çünkü.
İşte cevabı :)

Ramazan “yanmak” demektir:

“Ramaz” kelimesi güneşin sıcaklığının şiddetinden gayet kızmasıdır ki böyle pek kızgın yere “ramda” denir. “Ramazan” “ramda” mastarından “yanmak” manasına gelir. Yani kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak demektir.
Bu aya “Ramazan” denmesinin bir sebebi; bu ayın günahları yaktığıdır.
Bu ayda açlık, susuzluk hararetinden ıstırap çekilir. Veyahut oruç hararetinden günahlar yakılır. (Elmalılı Hamdi Yazır)

Ramazan “yağmur” demektir:

Yaz sonunda güz mevsiminin başlangıcında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen “Ramadiyu” mastarından gelir. Bu yağmur yeryüzünü yıkadığı gibi şehr-i Ramazan da ehl-i imanı günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isim ile isimlendirilmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır)

Hayırlı Ramazan'lar...

Kaynak buradan
DEVAMINI OKU

23 Mayıs 2016

Hop Hop Hop Değiş Tonton


Çok uzun zamandır yazmıyorum bloguma.
İçimden gelmiyor yazmak, elim gitmiyor bir türlü.
Bazen "Bu sefer yazacağım bu konuyu" diyorum, sonra hevesim geçmişken buluyorum kendimi.
Kendi içime döndüğüm için belki de, bilmem...
Bu yılın başından beri gündemimdeki anahtar kelime "değişim" ve "dönüşüm".
Değişmek, değişen koşullara uyum sağlayacak bir formata bürünebilmek; bunu yaparken yenilenmek, artık hizmet etmeyen ne varsa bırakabilmek..
Kendimde ve çevremdeki tüm yaşantılarda bunu gözlemliyorum.
İlişkiler değişiyor, değişmeli.
Yaklaşımlar değişiyor, değişmeli.
İnsanlar dönüşüyor, dönüşmeli.
Koşullar değişince biz de değişebilmeliyiz.
Düşünceler, tavırlar, inançlar, tutumlar, davranışlar, alışkanlıklar... Hepsi sorgulanmalı.. Artık hizmet etmiyorsa bırakmalı.. Bırakmaya cesaret edebilmeli..
İlişkiler gözden geçirilmeli. Bu kadar hızlı yaşadığımız yıllarda ilişkilerin aynı kalmasını beklemek saflık olur. 
Hayat rutine bağlamış olabilir; ev ve iş arasında geçen düzenli, planlanmış ve hepsi birbirinin aynısı olan günler yaşıyor gibi görünebiliriz; ama aslında öyle değil.
Çünkü asıl değişim fiziksel dünyada olmuyor.
Asıl değişim zihinde.
Her gün aynı şekilde benzer şeyler yapıyor olabiliriz ama yaptığımız şeylere yaklaşımımız aynı mı, onu gözden geçirmek lazım.
Geçekte her gün birbirinden farklı. Her gün konuştuğumuz konular, kişiler, mutlaka bir önceki günden farklı. Bunun farkında olmak gerekiyor.

Dedim ya, yıl başından beri çevremdeki ilişkiler değişim sürecinde. Belki öncesi de vardı ama ben bu kadarını algılayabiliyorum.
Benim için de bu geçerli.
Kojoyla olan ilişkim, annem-babamla olan ilişkim, kardeşimle olan ilişkim, çocuklarımla olan ilişkim, arkadaşlarımla olan ilişkilerim. Hepsi değişiyor, dönüşüyor. Onlar dönüşüyor, ben dönüşüyorum. Ortak bir noktada buluşabiliyorsak devam edebiliyoruz. Ortak nokta kalmamışsa iyi dileklerle kendi yollarımıza gidiyoruz.
Benzer şekilde kendimle olan ilişkim de değişiyor. Hatta en çok bu değişiyor, ki buradaki değişim diğer ilişkilerime yansıyor.
Beni tutan, bana artık yardımcı olmayan noktalarımı tanıyorum. İnançlarımı, fikirlerimi sorguluyorum. Neyi neden yaptığımı daha çok düşünüyorum. Çok zor insanın kendiyle yüzleşebilmesi. Çok cesaret gerektiriyor. Çünkü altından neyin çıkacağını bilmiyorsunuz. Daha doğrusu biliyorsunuz ve bundan çok korkuyorsunuz.
Ama kırmak lazım zincirleri.. Değişime izin vermek lazım.. Huzur istiyorsak, mutlu olmak, daha da önemli kendinden memnun ve neşeli olmak istiyorsak bunu yapmak lazım.
İnsan hep kendiyle yaşıyor sonuçta. En çok kendi zihniyle, kendi bedeniyle, kendi ruhuyla yaşıyor.

Çok kapalı yazmış olabilirim. Bence çok açık aslında :)
Örnek vermem gerekirse kendimle ilgili olarak şunu fark ettim: Kendimi "anne" olarak tanımlamaya öyle şartlanmışım ki ve bu öyle kolayıma ve rahatıma gelmiş ki, "kadın" olduğumu unutmuşum. "Kadın" olduğum gerçeğini ve bu rolün ihtiyaçlarını göz ardı etmişim. Ve bunun için kendimce bahaneler yaratmışım. Kendime ve çevreme haksızlık etmişim, yaşamı çok dar bir hale indirgemişim. Şimdi ben bendeki "kadın"ı keşfediyorum tekrar. "Dişi" yanımı anlamaya çalışıyorum, ona hak ettiği yeri vermek için onu tanımaya çalışıyorum. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak bunu yapmaya çalışıyorum, daha çok başındayım. Ve ben bu yanımı artık göz ardı etmek istemiyorum. "Dişi" liğin başta yaratıcılık kanalı olmak üzere tüm özelliklerini açığa çıkarmaya niyet ediyorum. Dişiliği cinsellik olarak algılamadığınızı umuyorum bu arada, çok daha büyük bir kavramdan bahsediyorum...

Çocuklarımla ilgili olarak; Bambinaya, Bambinoya yaptıklarımın aynısını yapmam gerekiyormuş gibi bir koşullanmaya girdiğimi, aksi takdirde suçluluk duygusu yaşayacağımı düşündüğümü fark ettim mesela. Halbuki yok öyle bir şey. Bambina ayrı bir birey ve ihtiyaçları ve istekleri Bambinodan çok farklı genel olarak. Onun kadar m.e.meye düşkün değil mesela. Ya da onun kadar korunma ve güvende olduğunu hissetmeye ihtiyacı yok. Keşfetmek, oyun oynamak, dünyayı tanımak onun için çok daha önemli. Açık havada arkasına bile bakmadan çooook uzaklara gitme yetisine sahip oyuncu bir tip kendisi :) Ona yaptıklarım elbette abisine yaptıklarımdan farklı olacak, çünkü onun ihtiyaçları farklı. Bunu fark edip kabul ettikten sonra çocuklarımla olan ilişkim daha da rahatladı, daha da gevşedi. 

Çok uzun süredir şunu biliyorum mesela: "Allah korusun bana birşey olsa bu çocuklar bir şekilde dünyaya gelme amaçlarını yine geçekleştirecekler. Heder olup gitmeyecekler :P Bunu yaşamaları gerekiyorsa yaşayacaklar". İşte bu kadar güveniyorum Yaradana, hayata, akışa.

Daha da bir içselleştirdim şunu: "Yaşanan her şeyde öğrenmemiz gereken bir şeyler var." Ve "Öğrenebilirsek devam edeceğiz, öğrenemezsek biz öğrenene kadar benzer deneyimler yaşayacağız."

"Her şey olması gerektiği gibi oluyor."

Emeklilik günlerini düşünüp korkuya kapılıyordum bir ara. Emeklilik maaşıyla nasıl geçineceğimizi yani nasıl geçinemeyeceğimizi düşünüp panik oluyordum. Şimdi geçti artık, en azından eskisi kadar değil :)) Hayır, başıma talih kuşu konmadı. Miras falan da kalmadı :)) Aslında değişen fazla bir şey olmadı ama benim bakış açım değişti. "Bugünün derdi bugüne yeter, bırak yarınınki yarına kalsın" :)

Özün özü: Değişim iyidir, değişime direnmeyin, değişimi kabul edin :)


DEVAMINI OKU

16 Mart 2016

Peki Ne Yapalım?


"Uzun ve açıklayıcı bir yazı yazmaktaydım ki vazgeçtim. Anlaşılmıyor artık uzun yazılar. İnsanların sadece konsantrasyonu zayıf değil sabrı da az. Madem öyle net söyleyeyim olsun bitsin: Bildiğimiz medeniyet çöküyor. Dünyanın her yerinde otoriter rejimler oluşmaya başlıyor. Korku insanlığı ele geçirdi. Korku beraberinde şiddeti getiriyor. Şiddet sürekli hale geldiğinde kanıksanıyor. Kanıksanınca artık can yakmıyor. Can yakmayınca insanlar kendilerine zarar verecek durumlar karşısında çare aramıyor. Bir insan hayatı tehdit eden bir durum karşısında kılını kıpırdatamadığı bir atalet içindeyse buna delilik denir. Kötü kanıksandığında delilik başlar. Bu delilik tıpkı ülkemizde olduğu gibi dünyada da gittikçe artıyor. Bizler bu deliliğin etkisiyle yönetici sınıfın bizi tehlikelerden koruyacağı yalanını satın alıyoruz. Oysa yönetici sınıf aynı deliliğin etkisi altında. Kulaklar aklı selimi duyamayacak halde.

Bu durum azalmayacak. Artarak sürecek; ta ki bildiğimiz medeniyet sonlanıncaya kadar. İnsanlığın tümü yok olur mu bilmem ama değişmek zorunda olduğu kesin. Bildiğimiz medeniyet bir hastalıktan, bir tür kanserden başka bir şey değil. Bizim cehaletimiz ise onun besini. Ya biz yok olacağız ve o beslenemeyip ölecek ya da biz anlayış değiştirip ona besin vermeyeceğiz ve ölecek. Her iki şekilde de bu medeniyet ölecek. Sorun hangi şekilde öleceği.

Toplumsal kurtuluş yalnızca bir hayal. Bireysel olarak ışığımızı korumamız gerekiyor. Duyabilenler: Var olanı net değerlendirin ama sakın ışığınızı yitirmeyin. Olanı doğru değerlendirmek karamsarlık olmadığı gibi, iyi olanı korumak ve umut da hayalperestlik değildir. Olanı tüm yalınlığı ile görün ve anlayın ama iyi bir kalbi ve umudu koruyun. Eğer iyi kalbi, umudu ve herşeyden önemlisi şefkati ve cömertliği korumazsanız acı çekenlerden, delirenlerden olacaksınız. İnsanlığın başına gelen tüm bu belanın iki sebebi var: açgözlülük ve öfke. Bunlar ise neyin eğri neyin doğru olduğunu ayıramayan bir cehaletten besleniyor.

Kendinizi ve aklınızı cömertlik ve şefkat ile koruyun. Merak etmeyin bu karanlık inanılmaz bir aydınlığa gebe. 

Kalbinizi ve aklınızı arındırmayı sürdürün.

Televizyonuzdan kurtulun.

Akıllı telefonlarınızdan kurtulun ya da sadece gerçekten gerekli olduğunda kullanın. Bunu başaramıyorsanız kurtulmanız daha iyi.

Haberleri dinlemeyin.

Tüketime kanmayın.

Sadece doğru değerleri satın alın.

Maddeye değil deneyime ve içsel ilerlemeye yatırım yapın.

Okuyun.

Kalbi iyi, olanı doğru değerlendiren, cömert, cesur ve şefkatli insanlarla bir araya gelin. Sık sık bir araya gelin ve konuşun. Bu size harekete geçme gücü kazandıracak. Böyle olmayan insanlara karşı tıpkı küçük bir çocuğa karşı olmanız gerektiği gibi anlayışlı olun ama onları hayatınızda tutmayın. Bırakın hayatınızdan çıksınlar yoksa sizi de aynı bataklığa çekecekler.

-meli, -malı’ları bırakın.

Kendinizi tanımlama çabanızdan kurtulun.

Alkış beklentinizi fark edin ve bundan kurtulun.

Verdiğiniz sosyal rüşvetleri ve bunları ne için verdiğinizi fark edin. Ardından bunu bırakın.

Liderlerin ve öğretmenlerin görüntüsüne kanmayın. Eğer yalan yanlış beklentilerinizi aşarsanız onlardaki sahtekarlığı görebileceğinizi unutmayın.

Olağan olun. Kendiliğinden olun. Tavırlarınızı hesaplamayın. Olmayı yönetmeye kalkmayın.

Cimriliğinizi ve bunun ardındaki korkuyu fark edin. Cömertlik ve cesaret geliştirin.

Eleştirmeyin. Eyleme geçin.

Yakınmayın. Ya kabul edin ya da eyleme geçin.

Suçlamayın. Affedin ve eyleme geçin.

Durmayın. Eyleme geçin.

Not: Biliyorum ki bazıları buna uzun bir yazı diyecek."

Cem Şen

Foto buradan
DEVAMINI OKU

22 Şubat 2016

Sosyalleşme


Dün bir doğumgününe katıldık ailecek.
Daha önce Bambino küçükken oyun grubuna götürdüğüm bildiğimiz bir yerdi gittiğimiz yer.
Eski anılar canlandı gözümün önünde.

Çok değil, en fazla 3-4 yıl önce Bambino sosyalleşsin, onunla birlikte ben de sosyalleşeyim diye gidiyorduk oraya.
O yaşta çocuklar başkalarıyla oynamaz zaten, kendi kendilerine keşfederler.
Maksat ortam değişikliği.
Sonra daha da hatırladım; diğer çocuklar kendi başlarına istedikleri gibi ortamda takılırken, Bambino hiç beni bırakmazdı. Her yere benim de kendisiyle gelmemi isterdi.
Diğer anneler çay-kahve içip sohbet ederken ben Bambinonun peşinde koştururdum.
"İyi ki geldik, dinlendik biraz" derlerdi.
Uzaylı gibi bakardım :)
Gün bittiğinde ben herkesten daha yorgun olurdum :)

Dün aynı mekana gittik ailecek.
Biri 5 yaşında, biri 1 yaşında iki çocuk ile.
Bambino büyümüş, hemen ortama katıldı.
Diğer çocukların yanına gitti ve neredeyse hiç yanımıza gelme gereği duymadı.
Aksine biz gittik arada bir yanına, herşey yolunda mı diye sormaya :)
Ne kostümden korktu (ki ne çok korkardı eskiden, buradan okuyun), ne  yüksek sesten.
Gayet uyumlu, neşeli ve centilmen bir çocuktu.
Onu öyle görmek beni çok mutlu etti :)

Gelelim Bambinaya :)
Bambina ilk defa bu kadar kalabalık, gürültülü ve yabancı insanın olduğu bir ortama girdi.
Üstelik gittiğimiz saatte ikinci uykusunu uyuma vakti gelmişti.
Uyudu mu? Uyumadı tabi :)
Başta benim omuzumda, kojonun kucağında biraz uyku denemeleri yaptı.
Müzik onu biraz uyutur gibi oldu.
"Uyursa nereye koyarız, puset yok, araba koltuğunu mu getirsek?" türünden sorulara girmiştik bir ara.
Sonra bir baktık, kız canlandı :)
Yere inmek istedi.
İndirdik.
İniş o iniş!
Bir daha uzun bir süre kucağa alınmak istemedi.
Pıtı pıtı dolandı durdu yerdeki balonların arasında.
Birini aldı, birini bıraktı.
Taşıdı bir yerlere, sonra gitti başkasını ayağıyla hareket ettirdi.
Arada bir kafasını kaldırıp tanıdık yüz aradı.
Bazı zamanlar bulamadı, o zaman ağlamaklı oldu.
Bizi gördüğü anda ise gülümsedi ve işine devam etti.
Kojoyla ben çay bile içtik, hem de oturarak! :)
Abisini bile aramadı minnoş, kendi kendine takıldı ortalıkta.
Gelen giden sevdi :)

Çocukların keyfi yerindeydi anlayacağınız :)
Bambinanın sosyalleşme tarzı kesinlikle abisinkinden farklı.
Ve çok şükür ki anneye çok yapışık bir tarzı yok, en azından şimdilik.
Çok oyuncu, çok neşeli.
Parti bitip de arabaya bindiğimizde uyudu Bambina.
Yorgunluktan :)
Uyanıp da partide kendine verilmiş pembe köpek şeklinde balonu görünce çok mutlu oldu.

Ne büyük mutluluk insanın kendinden çıkan bir canlıyı kendi ayakları üzerinde durduğunu görmesi :) (Biliyorum daha çok yolumuz var ama bu küçük deneyimler bile mutlu olmaya yetiyor)
Ne büyük keyif tüm ailenin neşeli bir ortamda birbirinden bağımsız olarak ama birbirinin yakınında kendi istediğini yapabilmesi.

Sanmayın ki yorulmadık kojoyla biz.
Öyle bir yorulmuşum ki, çocuklardan önce ben uyudum dün gece.
9'da uyuyakalmışım :)))
Küçük çocuğu olan herkeste olduğu gibi fiziksel olarak yorulduk biz de tabi.
Çocukları giydir, yemeklerini koy, yedek kıyafetlerini hazırla, kendini hazırla, evi kontrol et, arabaya götür, koltuklarında sabitle ve yarım saat sonra bunların tersini yap; iki saat sonra tekrar aynı döngüyü yaşa... Bunlar bile yetiyor yorulmaya.

Dünden beri partiden aldığımız fotolara bakıp gülümsüyorum kendi kendime.
Umudum tazeleniyor, güçleniyor...

DEVAMINI OKU

31 Aralık 2015

Mutlu Yıllar


Koca bir yıl daha bitti.
Film gibi bir yıldı benim için 2015.
En önemlisi ailemize yeni bir üyenin katılmasıydı tabi :)
Bambina ile dolu dolu geçen bir yıl oldu 2015.
Evde yeni bir düzenin/düzensizliğin kurulduğu, daha önce hiç yaşamadığımız durum ve duyguları yaşadığımız koca bir yıl.
Abi-kardeş ilişkisi, çocuk-ebeveyn ilişkileri, karı-koca ilişkisi, aile-çevre ilişkisi yeniden tanımlandı 2015'te, yeniden şekillendi.
Derler ya "İkinci çocukla ailemiz tamamlandı", bana da Bambina hep varmış, zaten hep bizimleymiş gibi geliyor.
Onun olmaması büyük bir eksiklikmiş.
Vay be, böyle hissettiğime inanamıyorum! :)

İlk defa yazlıkçı olduk, ilk defa iki aya yakın yazlıkta kaldık.
Annemin diz ameliyatı yazlıktayken oldu.
Bakıcımız ile yazlıkta yaşadıklarımız beni uyandırdı.
Film gibiydi o dönem..

Bambinonun okul serüvenleri devam etti 2015'te.
Bir okuldan çıktı, yeni bir okula başladı.
Yeni bir ortam, yepyeni bir oluşum, taze heyecanlar.
Tabi zorluklar, çözülmesi gereken küçük-büyük problemler.
Bambinonun mutluluğu yetiyor sonuçta :)

Kişisel olarak baktığımda ise yine yeni bir döneme girdiğimi görüyorum, hissediyorum.
Artık beni ileri götürmeyen şeyleri bir kenara koyabildiğim ve cesaretle yeni deneyimlere yelken açabildiğim bir yıldı 2015.
Bazı konularda aydınlanma yaşadım, bildiğim ama kafama "dank" etmemiş şeyleri içselleştirdim bu yıl.
Geçen yıl başlayan "akışa teslim olma" haline ait sınavlar vardı bu sene hayatımda.
İsyan etmeye çok müsait sınavlardı. "Yeter artık!" ya da "Niye ben?" diyebileceğim çok şey oldu.
Umarım sınavlarımı vermişimdir, bunu can-ı gönülden diliyorum.
Biliyorum ki, verilmeyen her sınav bir derece zorlaşarak veya duygusal olarak daha yoğunlaşarak geri geliyor.

Sağlıkla ilgili konular vardı gündemde 2015'te.
Bambinanın, Bambinonun, kojonun, benim, annemin sağlık durumlarıyla ilgili sınavlar vardı çokça.

Neredeyse hiç işe gitmediğim bir yıl oldu 2015 :)
Ocak ayının yarısından sonra düne kadar işe gitmedim.
Dün itibariyle işbaşı yaptım.
Nasıl yaptım ben de anlamadım gerçi.
İşe geldikten iki saat sonra çıkıp Bambinoyu okuldan alıp doktora götürmek zorunda kaldım.
Arada eve gidip Bambinayı emzirdim.
Tam bir koşturmacaydı.
Tahlil veremediğimiz için hala tetikte bekliyorum :)
İşe geldim ama her an eve gidebilirim.
Bu şekilde "yumuşak" bir işe başlama süreci geçiriyorum diyebilirim :)

2016 yılı için "ferahlık" diliyorum ben.
Maddi ve manevi ferahlık diliyorum.
En çok buna ihtiyacımız var gibi geliyor.
Mekanda ferahlık, maneviyatta ferahlık, zihinsel ferahlık, duygusal ferahlık, bedensel ferahlık.
Feraha çıkmaya niyet ediyorum.

"Akıp gitmeyi" diliyorum.
Akışla birlik olmayı, bırakarak gitmeyi, devam etmeyi diliyorum.
Tutunduklarımızı bırakabilmeye niyet ediyorum.

"Farkında olmayı" diliyorum.
Zihnimizin oyunlarının farkına varmayı, olanı olduğu gibi görmeyi engelleyen her şeyden uzaklaşmayı diliyorum.
Beklentilerimizi düşürmeye, bugüne odaklanmaya niyet ediyorum.

Sevgi, mutluluk, sağlık, neşe ve başarı diliyorum ve de her zamanki gibi :)

Mutlu yıllar!
DEVAMINI OKU

28 Temmuz 2015

Nerelerdeyiz, Ne Haldeyiz?

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım ama Internetin başına oturmak benim için en büyük lüks bu aralar.

11 Temmuz günü 2 aylığına Ankara'dan kalktık, Kuşadası'na geldik.
Uzun uzun yazacaktım: Çalışan insanlar için yazlıkçılığın anlam ve önemi, heyecanım, hissiyatım, çocukların durumu falan filan. Hayatımda yazlıkçılığı ilk defa yapıyor oluşumu, günlerin nasıl geçtiğini falan da anlatacaktım. Bilmeyenler için yazlık yaşamı 101 tadında.

Ama kısmet değilmiş.

Geldiğimiz ilk gün, tekrar ediyorum ilk gün, annem sol dizini sakatladı. Annem ve iki çocukla geldiğimiz ve hiç kimseyi tanımadığımız bu muhitte, hem de ilk gece, daha bismillah dememişken, hem komşularla tanıştık, hem doktorlarla ve hastanelerle. Gece arkadaşımın eşi İzmir'den kalkıp geldi, sabaha kadar annemin başında durdu. Sabah ilk iş olarak da MR çekildi: Sonuç acil ameliyat! Birkaç tane bağ kopması, kemik erimesi, kireçlenme, kıkırdak doku zedelenmesi, ne ararsan var dizde. Ve artık işlevini yerine getiremeyecek hale gelmiş, ertelemenin imkanı yok.

Hızlı bir organizasyon ile ortopedi konusunda nöral terapi ile kök hücre tedavisini birleştirmiş, Türkiye'deki sayılı doktorlardan biri ile bağlantı kurup ameliyat günü belirledik. O hafta bayram haftası olduğu için en erken tarih olan bayramdan sonraki gün olan 20 Temmuz Pazartesi. Bu arada doktor Kayseri'de, ismini de vereyim, isteyen araştırsın soruştursun: İlhan Demirkıran. Annemi iki çocukla birlikte benim Kayseri'ye götürmem zor olacağından, kardeşimi refakatçi olarak belirledik. Uçak biletlerini aldık ve başladık beklemeye.

Günler zor geçiyordu benim açımdan tabi, hala da pek farklı değil ama insan her ortama uyum sağlayabiliyor işte: Bir bebek, bir çocuk ve bir hastaya tek başıma bakıyorum. Yemek, bulaşık, çamaşır, banyo, temizlik, gezdirme-tozdurma işlerinde tek kişilik dev ekibimle 7/24 hizmet veriyorum :) Canları sağolsun, Allah beterinden korusun.

Annem 20 Temmuz'da kuş gibi gitti geldi ameliyata. İzmir'den Kuşadası'na gidiş gelişi sağolsun arkadaşım halletti. Geldiğinden beri de evden çıkamadı, henüz dikişleri bile alınmadı. Ancak Ankara'daki 3 katlı evindeki merdiven ve bakım durumunu düşününce annemin benimle olması çok iyi oldu.

Kısa keseyim, ajitasyon yapmayayım daha fazla :P Köle İzaura'dan hallice geçen günlerime rağmen yazlık ortamı büyükşehirden sonra nefes almak gibi geliyor. Denize her gün gidemiyorum, çocukları her gün götüremiyorum, sükunetimi çok fazla koruyamıyorum ama tüm gün veranda da oturmak bile güzel. Domates, biber, salatalık, maydanoz ve meyve bahçesine bakarak bir bardak çay içebilmek bile insana mutluluk veriyor. 

Yolunuz düşerse beklerim, bir çayımı içmeden göndermem :)
DEVAMINI OKU

15 Mayıs 2015

Aklımdan Durmadan Yazıyorum :)

Günler oldukça hareketli geçiyor.
Nisan ayı bana çok uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi geldi.
Ama Mayıs ayı hızla geçip gidiyor sanki.
Havalardan olabilir.
Zaten oldum olası hava durumu ruh halimi çok etkilemiştir.
Londra'da havalardan az şikayet etmemiştim :)

Neyse, Mayıs ayındayız, havalar ısındı diyoruz ama bozkırın ortasında yaşamanın bir sonucu olarak geceleri hala kombi yakıyoruz. Ee, evde iki de çocuk var. Hele gece saat başı kalktığımda üşüdüğümü hissettikçe bu kararın yerinde olduğunu anlamış olduk.

Gün içinde pek çok şey oluyor, aklıma bir sürü şey geliyor. "Bunu bloga yazayım unutmadan" diyorum. İki çocuk uyuyup da ben de kendime zaman bulduğumda ise tek düşündüğüm şöyle kafa yormayan, keyiflik birşeyler yapmak oluyor.

Nedir bu keyiflik şeyler derseniz, son günlerde alışverişe dadandım diyeyim size :))
Dışarı çıkıp gezmeye vakit ve enerji olmayınca internet yardıma koşuyor sağolsun :)
Diyorum ya, akşamki yorgunlukla birşeyler okumak ya da birşeyler yazmak için kafayı toplamak çok zor benim için. Ama ürün resimlerine bakmak beyni yoran bir aktivite değil :))) Hele "Acaba bundan bende var mıydı?", "Bunu neyle giyebilirim ki?" gibi sorularla da kendimi yormuyorsam alışveriş yapmak pek keyifli :P

"Nerden geliyor bu değirmenin suyu?" diye hiç sormuyorum hele :P Evrende herşey bol miktarda var zaten, değil mi? :P

Anlayacağınız gerçekten yorgunum :P Depresyonda bile olabilirim, kendime bile çaktırmıyorum :P

İşe gitmeyip evde oturmak da hoşuma gidiyor, ne yalan söyleyeyim. Sabah-akşam çıldırma noktasına getiren trafik, dakikaları hesaplatan bir turnike sistemi, boş durmadan boşa çalışmak gibi şeyleri düşündükçe evde olup iki çocukla vakit geçirmek daha faydalı görünüyor şu anda bana :) Bir de geceleri pek uyumadığım için bu halde çalışmamın kimseye faydası olmayacağını düşünüyorum :)

Ama şöyle kendi çalışma saatlerimi kendimin ayarladığı, evden çalışma imkanının olduğu, mümkünse öğleden sonra 2-3'ten sonra çalışmadığım bir işim olsa herhalde çalışmaya devam etmek isterdim. Sana söylüyorum Evren, duy sesimi :)

Gün içinde öyle bir maraton içinde oluyorum ki, bazen kapasitemi aştığımı düşünüyorum :)) Elimden geleni yapıyorum ama mükemmel değilim hiçbir konuda. Beklentilerim düştü sanırım :) Çocuklar tok mu, yatacak temiz yatakları var mı, sağlıkları yerinde mi, genel olarak onlara iyi davranıldı mı, evetse, yeter işte, çok şükür!

Bak şu kadar yazı yazdım, geyik yaptım, hala gün içinde "Bunları yazayım" dediğim hiçbir şey aklıma gelmedi hala, iyi mi?! En iyisi daha fazla uzatmayayım, iyi geceler dileyip ayrılayım buralardan :)

DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com