tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2016

Sonsuzluğu Deneyimlemek


Bazı şeyleri yazmak, yazıya aktararak kayıt altına almak zor, öyle zor ki hem de.
Kelimeler yavan gelir, yetersiz gelir, soğuk gelir, sınırlı gelir.
En sıcak sözcükler bile yetmez hissiyatı betimlemeye.

Deneyimlediğim şeyi paylaşmak istiyorum, kayıt etmek, yazılı hafızamda bulundurmak.

Sonsuz bir özgürlüğe sahibiz aslında.
Yaşadığımız bu dünya bir illüzyon, bir yanılsama.
Maddi evrendeki herşey gelip geçici.
Biz kesinlikle Einstein'in dediği gibi fiziki deneyim yaşayan ruhlarız.
Ve ruh herşeyi ama herşeyi biliyor.
Ruhlar birbirini tanıyor, hangi bedene girmiş olursa olsun.
Fiziki olarak hangi yaşta, hangi ırkta, hangi cinsiyette görünür olursa olsun.

Ve insan kesinlikle iç sesini dinlemeli.
Zihninin şüpheciliğini ve analitik bakış açısını, eğer içinden bir ses yükseliyorsa, durdurabilmeli.
Çünkü iç ses her zaman doğruyu ve gerçeği söyler.
Fısıldayan ses, ruhumuzun sesidir.
Ve ruh herşeyi bilir.

Bir akşam sahilde güneşin batışını izlemek için oturmuştum.
Hafiften grip olmaya başlamışım, elimde mendil.
Dalgaları izliyorum.
Akşama doğru hırçınlaşan ve sesi artan dalgaları.
Ama hasta halime iyi gelmiyor bir türlü dalgaları izlemek.
Yoruyor beni, hem görsel hem işitsel olarak.
Dingin hissedemiyorum kendimi, bir huzursuzluk.
O anda zihnimde bir cümle oluşuveriyor:
"Ufuk çizgisine bak, orası sana dinginlik verir"
Denileni yapıyorum, gökyüzü ile denizin birleştiği o çizgiye kaydırıyorum bakışlarımı.
Ve müthiş bir dinginleşme hissediyorum.
Huzur, sükunet.
Gözlerimi hiç ayırmıyorum ufuk çizgisinden sonrasında.
Uzaklarda herşey öyle dingin ki.
Bu an bana ruhum tarafından gönderilen bir cevaptı.
Buna eminim.
Güneşin batışını izleyip ayrılırken teşekkürlerimi sundum ruhuma, yaradana, benliğime, büyük plana.
Hem de defalarca.

Yaşadığım anlardan sadece biriydi bu.
Doğa ile başbaşa kalıp içime kulak verdiğimde neler olabileceğini gördüm, deneyimledim.
Sınırsız özgürlük hissini tattım.
İçimde yükselen enerjiyi ve güneş patlamaları gibi devamlı patlayan enerji bombalarını hissettim.
Ruhumun dans edişini, çekime girişini, hatırlamasını, bilmesini, sınırsız olasılıkların varlığını deneyimledim.
Şükrettim, bol bol şükrettim.

Heyecanla ve beklentisiz bir şekilde beklemedeyim şimdi, akıştayım daha doğrusu.
Bir şeylerin dönüm noktasında olduğumu, son dönemeçten sonra birşeylerin değişeceğini biliyorum.
Neler olacak öngöremiyorum ama her ne olursa olsun "OL"makla ilgili olsun diliyorum.

Meryem Ana'ya gittik bu tatilde bir gün.
Tam da 15 Ağustos'a denk geldi gidişimiz, Meryem Bayramı varmış o gün.
Vatikan Büyükelçisinden tutun, tüm baş psikoposlar falan tam kadro orada.
Malesef ki katılım geçen yıllara göre çok düşük, malum memleket sebeplerinden.
Dilek tutup dua ettik.
İçimden hiç maddi dünyaya yönelik bir dilek geçmedi, hiç ama. İstesem de olmadı.
Hep maneviyat diledim. Manevi yolda ilerlemeyi diledim.
İyilik, güzellik, sağlık diledim.

Heyecan ve merak... Elbette arzular, istekler var.. Deneyimlediğim bu enerji ve bilinç daim olsun, ve oluyor...
DEVAMINI OKU

4 Ağustos 2015

Bambino 58 Aylık

Bambino bir ay daha büyürken son aya ait en önemli şey herhalde Bambinonun denize doyması oldu.
İlk defa bu kadar uzun süre denize gitme fırsatı yakaladı yavrum.
Burada yeni arkadaşlar edindi.
Doya doya dışarıda oynadı, bisiklete bindi.
Devamlı hareketsever oğlum hareket etmeye doydu, gelişti, boyu uzadı.
Konuşkanlığı ve girişkenliği ile herkesle tanıştı, herkese kendini sevdirdi bir şekilde.
Okuyor oluşu çoğu insanı şaşırttı, halbuki bize normal bile geliyor artık :)
Anneannesinin hastalığında hepimize çok yardımcı oldu, olgun davrandı.
Birlikte kardeşini uyuttuk, onunla oynadık, her yaptığımızı oyuna çevirdik bir şekilde.
Yemek yaptık birlikte, anneanneye ilaç getirdik.
Zor zamanlarda kenetlendik sanki birbirimize.
En büyük yardımcım oldu yeri gelince.
Bazı zamanlarda çocuk olduğunu hatırlattı bana, "çok yüklenme bana" dedi.
Yavrum benim, seni çok seviyorum.



DEVAMINI OKU

28 Temmuz 2015

Nerelerdeyiz, Ne Haldeyiz?

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım ama Internetin başına oturmak benim için en büyük lüks bu aralar.

11 Temmuz günü 2 aylığına Ankara'dan kalktık, Kuşadası'na geldik.
Uzun uzun yazacaktım: Çalışan insanlar için yazlıkçılığın anlam ve önemi, heyecanım, hissiyatım, çocukların durumu falan filan. Hayatımda yazlıkçılığı ilk defa yapıyor oluşumu, günlerin nasıl geçtiğini falan da anlatacaktım. Bilmeyenler için yazlık yaşamı 101 tadında.

Ama kısmet değilmiş.

Geldiğimiz ilk gün, tekrar ediyorum ilk gün, annem sol dizini sakatladı. Annem ve iki çocukla geldiğimiz ve hiç kimseyi tanımadığımız bu muhitte, hem de ilk gece, daha bismillah dememişken, hem komşularla tanıştık, hem doktorlarla ve hastanelerle. Gece arkadaşımın eşi İzmir'den kalkıp geldi, sabaha kadar annemin başında durdu. Sabah ilk iş olarak da MR çekildi: Sonuç acil ameliyat! Birkaç tane bağ kopması, kemik erimesi, kireçlenme, kıkırdak doku zedelenmesi, ne ararsan var dizde. Ve artık işlevini yerine getiremeyecek hale gelmiş, ertelemenin imkanı yok.

Hızlı bir organizasyon ile ortopedi konusunda nöral terapi ile kök hücre tedavisini birleştirmiş, Türkiye'deki sayılı doktorlardan biri ile bağlantı kurup ameliyat günü belirledik. O hafta bayram haftası olduğu için en erken tarih olan bayramdan sonraki gün olan 20 Temmuz Pazartesi. Bu arada doktor Kayseri'de, ismini de vereyim, isteyen araştırsın soruştursun: İlhan Demirkıran. Annemi iki çocukla birlikte benim Kayseri'ye götürmem zor olacağından, kardeşimi refakatçi olarak belirledik. Uçak biletlerini aldık ve başladık beklemeye.

Günler zor geçiyordu benim açımdan tabi, hala da pek farklı değil ama insan her ortama uyum sağlayabiliyor işte: Bir bebek, bir çocuk ve bir hastaya tek başıma bakıyorum. Yemek, bulaşık, çamaşır, banyo, temizlik, gezdirme-tozdurma işlerinde tek kişilik dev ekibimle 7/24 hizmet veriyorum :) Canları sağolsun, Allah beterinden korusun.

Annem 20 Temmuz'da kuş gibi gitti geldi ameliyata. İzmir'den Kuşadası'na gidiş gelişi sağolsun arkadaşım halletti. Geldiğinden beri de evden çıkamadı, henüz dikişleri bile alınmadı. Ancak Ankara'daki 3 katlı evindeki merdiven ve bakım durumunu düşününce annemin benimle olması çok iyi oldu.

Kısa keseyim, ajitasyon yapmayayım daha fazla :P Köle İzaura'dan hallice geçen günlerime rağmen yazlık ortamı büyükşehirden sonra nefes almak gibi geliyor. Denize her gün gidemiyorum, çocukları her gün götüremiyorum, sükunetimi çok fazla koruyamıyorum ama tüm gün veranda da oturmak bile güzel. Domates, biber, salatalık, maydanoz ve meyve bahçesine bakarak bir bardak çay içebilmek bile insana mutluluk veriyor. 

Yolunuz düşerse beklerim, bir çayımı içmeden göndermem :)
DEVAMINI OKU

8 Ekim 2014

Macera Dolu Beş Gün


Bir önceki yazımda gitmekle kalmak arasında kararsız kaldığımı, ikisinin de artıları eksileri olduğundan bahsetmiştim. Gelecek yıl Ağustos ayına kadar sürecek olan "dualite devreme" resmi olarak girdiğimi buradan anlıyorum.

Cuma günü sabahtan Bambino ile dışarı çıktık. Bir önceki gün okulda hazırladığı bayram kartını babannesine göndermekti niyetimiz. Önce kırtasiyeye gidip zarf aldık, sonra da postaneye gittik. Postanenin kapalı olduğunu görünce, bir sonraki durağımız olan markete doğru yola çıktık.

Tam o sırada kojo aradı.
"Selam, n'apıyorsunuz?"
"N'apalım işte, bıdı bıdı bıdı.."
"Haydi hazırlanın, Antalya'ya gidelim."
"Aaa, hayırdır, nereden esti?"
"Bizim şirkette herkes gidiyor, biz de annenlerden anahtarı alıp yola çıkalım"
"Ee iyi, peki o zaman"

Tıpış tıpış eve geri döndük. Saat sabah 10:30.
Başladım eşya hazırlamaya.
Kaldırmış olduğum yazlık kıyafetleri tekrar çıkarttım, hepimize kıyafetler ayarladım.
Evi toparladım, mutfağı temzledim.
Yolda yemek için birşeyler hazırladım.
Buzdolabını elden geçirdim, bozulacak gibi olan yiyeceklerin bir kısmını yanımıza almak üzere hazırladım.
Bambino ile ilgilendim, kitaplarını ve oyuncaklarını hazırladık birlikte.
Banyo yaptım, Bambino da banyoda oturup beni bekledi :)
Annemi aradım, adres ve anahtarları hazırlamasını rica ettim.
Saat 12:30'da kojo geldi.
Birşeyler atıştırdık ve eşyaları arabaya yükleyip yola çıktık.

Anneme uğradık, adresi aldık.
Bir torba dolusu anahtar aldık, biri açmazsa diğeri açar diyerek hepsini verdi annecim :)
13:30 gibi yola koyulduk.
Tıngır mıngır, dura kalka (çocukla başka türlüsü mümkün değil) yol aldık.
Bu arada Antalya'ya ailecek ilk defa gidiyoruz.
Annemlerin evine de öyle.
Burdur mu Isparta mı üzerinden gidelim sorusuna Isparta diyerek yanlış bir yanıt verdik :)
Zira, Isparta'ya ulaştığımızda hava kararmıştı, trafik feci artmıştı.
Meğer seçtiğimiz yol dağ yoluymuş, tek şerit yol üstelik.
Virajlar keskin, sollama yapmak zor.
Isparta'dan Antalya'ya ulaşana kadar ömrümüzden ömür gitti diyeyim, siz anlayın.

Antalya'ya geldik, hoşgeldik.
Eve uğramadan yemek yiyelim dedik, durduk bir yerde.
Annemler devamlı arıyorlar bu arada:
"Neredesiniz, vardınız mı, baban arabadan anahtar buldu, inşallah bunlar değildir, bir bakın bakalım!!"
Biz gayet rahat:
"Yok canım, bir torba dolusu anahtar verdiniz, herhalde biri açar kapıyı, rahat olun"

Yemekten sonra açtık navigasyonu, bulduk evi.
Çok şükür geldik :)
Blogun giriş kapısını biri açık bırakmış, anahtara gerek kalmadan içeri girdik.
Çıktık asansörler yukarı.
Bizimkilerin dairesini bulduk.
Çantadan anahtar torbasını çıkarttık, teker teker hepsini denemeye başladık.
Hiçbiri kapıyı açmadı!
Hiç biri!
Kaldık mı gecenin bir yarısı sokakta?!

Annemler arıyor tabi devamlı bu arada, dedik böyle böyle.
Anahtarlar olmadı, kapı açılmıyor.
Onlara da dert oldu mu?
Gece hiç uyumamışlar yazık..

Biz ise "Yapacak bir şey yok, koca Antalya'da bize bir yatak bulunur elbet" modunda kös kös arabaya bindik.
Kojo hemen internetten son dakika otellerini araştırmaya başladı.
Bulunduğumuz yere yakın bir yerde bir otel buldu.
"Bugünü kurtaralım, yarın ola hayrola" dedik ve yola koyulduk.

Bu arada Bambino çok üzüldü, anahtarlar olmayınca ağlamaya başladı.
Ama biz karı-koca çok sakin olduğumuz için toparlaması çabuk oldu.
"Bir çaresi bulunur, olmadı arabada yatarız" dedim :)
Anneanne ve dedesinin evini çok merak ediyordu, göremeyince hayal kırıklığı yaşadı tabi.

Neyse, gece 11 gibi otele ulaştık.
Resepsiyondaki adam "Ne zaman rezervasyon yaptırdınız?" diye sorunca kojoyla birbirimize bakıp "15 dakika oldu herhalde!" deyişimizi hiç unutmuyorum :))))

Uyuduğumuzda saat geceyarısını çoktan geçmişti.
O yorgunlukla kütük gibi uyumuşuz.
Olan annemlere oldu, gece boyu birbirleriyle didişmişler, zavallılar..

Ertesi sabah bayram :)
İn cin yok sokaklarda.
Kahvaltıdan sonra deniz kıyısına indik hep birlikte.
Deniz görmemiş Ankaralılar olarak kot pantolon ve hırkalarımızla denize ayak soktuk :)
Bambino daha fazlasını yapıp donuna kadar ıslandı :)
Sonra tekrar otele döndük.
Turizm şehri olmasının güzelliği olarak hizmet sektörü bir şekilde çalışıyor Antalya'da.
Bayram demek onlara iş demek çünkü.

Yine de hepsi çalışmıyor tabi, çilingir bulmak kolay olmadı :))
Internet sağolsun, yine ona işimiz düştü.
Yoksa kimseyi tanımıyoruz koca şehirde, kimi arayıp yardım isteyelim?
Çilingiri bulmak, eve getirtmek (adres dışında referans noktaları bulmamız için önce kendimizin keşif yapması gerekti, o da zaman alıyor tabi), kapıyı açtırtmak epey zaman aldı.
Ki şansımıza kapı feci zor açıldı, yeni kilit tam kapıya olmadı.

Neyse, detayları geçelim, eve girmemiz öğleden sonrayı buldu.
Evin şöyle bir kaba temizliğini yapmak, aletleri çalışır duruma getirmek, gazı aç, elektriği aç, suyu aç, yerleri sil, odaları kullanılabilir hale getir, getirdiklerini yerleştir, market alışverişi yap, geri gel derken yorgunluk derecemiz arttı.
Bir saat kadar uyumuşuz, daha doğrusu şoför olarak kojoya uyuma hakkı tanıdım. Ben Bambino ile bir uyur bir uyanık vaziyette vakit geçirdim çünkü oğlan uyumak istemedi!

Akşam 5 gibi dışarı çıktık. Merkeze gidip biraz gezinelim dedik, deniz için saat geç olmuştu zira.
Kaleiçi tarafına gittik, arabayla yol bulmak, park yeri kapmak biraz zor oldu ama başardık :P
Bambino tramvayı görünce binmek istedi.
Bu arada Cumartesi günü 4 Ekimdi, yani Bambinonun resmi olarak doğumgünü.
Neyseki bir hafta öncesinden arkadaşlarla küçük bir kutlama yapmış, hediyelerini vermiştik.
Yine de o gün onun günüydü ve biz koşullar nedeniyle henüz ona bir şey yapamamış,  doğumgünü olduğunu ona anlatamamıştık bile.
Tramvay isteğini hemen yerine getirdik, hal böyle olunca.
Sonrasında da balonlar aldık :)
Tekneye de binecektik ama hava kararmıştı.
Eve gelip yatma hazırlıkları falan derken uyuduk gitti.

Ertesi gün Pazar.
Tipik yazlıkçı moduna girmiş insanlar olarak evde güzel bir kahvaltı sonrası sahile gittik.
Denize girdik, çıktık.
Kumlarda oynadık.
Etrafta kimsecikler yok.
Meğer bu mevsimde deniz öğle ve öğleden sonra ısınırmış, biz ayrılırken insanlar yeni geliyorlardı :)
Biz yine de memnun kaldık, keyifli vakit geçirdik.
Eve gelip duş aldık, yemek hazırladık, yedik.

Eve girdikten bir yarım saat sonra alt kat komşumuz geldi.
Bayramlaşmaya gelmemiş ama.
Banyo akıtıyormuş, onu haber vermeye gelmiş.
Deniz sonrası banyoyu yoğun olarak kullandık ya, bir yerlerden su sızmaya başlamış demek ki.
"Tamam", dedi kojo, "Biz zaten yarın dönüyoruz."
Canımız sıkıldı tabi.
Zaten 4 günlüğüne gelmişiz, çilingirden sonra bir de tesisatçı ile mi uğraşacağız şimdi?
Düşünmeye başladık.
Ya evde kalıp banyoyu kullanmayacağız ya da evi kapatıp çıkacağız.
Çıkarsak ya Ankara'ya döneceğiz ya da bir otele gideceğiz.
Kojo ya ben de akşama kadar sessiz ve sesli olarak düşünmeye başladık.

Akşama doğru yine merkeze indik, bu defa tekne gezisi yapmaya.
Biraz akşama kalmışız, gezinin sonlarında hava karardı ve soğudu.
Yine de güzel vakit geçirdik, mısır yedik, dolaştık, Bambinoya kaplumbağalı magnet aldık.
Eve geldik.

Karar vermemiz lazım.
Banyo kullanmadan yazlık olayı sakat.
Devamlı denize giriliyor sonuçta, her tarafın kum eve geliyorsun.
Banyo kum içinde kalıyor, oraları da yıkamak temizlemek lazım.
Bir dünya su kullanıyorsun sonuçta, mecburen.
Aksi gibi buzdolabı yiyecek dolu, 4 gün kalınır diye herşeyi almışız.
Otele gitsek yiyecekler heba olacak.
Ankara'ya dönsek, ee daha 2 gün var.
Zaten yeni geldik, ce deyip kaçmak olacak o zaman da.
Hem Bambino denize girmek ister, hava da güzel, tam deniz-kum-güneş zamanı.
Otele gitsek bir dünya para, hem nereye gideceğiz, yer var mı, temiz mi, nedir ne değildir bilmiyoruz.

O gece yine düşündük.
Baktım, olacak gibi değil. Banyo kullanmadan evde durulacak gibi değil.
Vurdumduymazlık da yapamıyoruz, bir gün daha dayansak desem.
En iyisi tası tarağı toplayıp gitmek.
Evi kapatalım da, gerisini düşünürüz.

Pazartesi sabahı bu düşüncelerle Cumartesi öğleden sonra girdiğimiz evi kapatma hazırlıklarına başladık.
Buzdolabını boşalt, bulaşığı yıka, ortalığı temizle, eşyaları bulduğumuz hale geri getir, üzerlerini kapat, camları kapıları kilitle, tüpü, elektriği, suyu kapat, böcek ilaçlarını yerleştir, kendi eşyalarını topla, Bambinonun dağılan oyuncaklarını toparla, yiyecekleri hazırla, çöpü boşalt derken öğlene doğru ancak çıkabildik evden. Yeni anahtarlar ve annemin verdiği bir torba anahtarla birlikte :)))

Düştük yollara, Ankara'ya da gidiyor olabiliriz, başka yere de.
Yol nereye götürürse.
Ben kararsızım, gitmek de güzel, kalmak da.
Dualite evrem sağolsun, ikisinin de artısı eksisi var :)

Son noktayı kojo koydu.
"Zaten 4 günlüğüne geldik, doğru dürüst dinlenemeden gitmeyelim, en azından bir gece dertsiz tasasız olacağımız bir yerde kalalım"
"Sen bilirsin" dedim.
Bambino çok sevindi :)

Side taraflarında bir otele attık kapağı.
Yorulduk tabi, hem fiziksel hem de kafa olarak.
Arabadan eşyaların bir kısmını indirmedik bile.
İndirilmeyen eşyalar arasında yiyecekler de olduğunu fark etmem akşamı buldu bu arada!!
Bir dünya masraf ettiğim yiyeceklerin çoğu heba oldu :(
Yine de kurtarabildiklerimi kurtardım.

Bir de valizimizin tekerleği kırıldı, tutma yeri de söküldü, daha geldiğimiz ilk gün.
Otele o rezil halde girişimiz de hayli komikti :))

Neyse, yerleştik bir şekilde.
Hemen yemeğe gittik, sonrasında da sahile.
Akşama doğru baba-oğul havuza geçtiler, ben de odaya gidip dinlendim biraz.
Annemlere hiç bir şey söylemedik, "Ankara'ya gidince haberleri veririz" diye konuştuk kojoyla.

Akşam otelde akrobasi gösterisi vardı.
Deli gibi yorgun ve uykusuz olmamıza rağmen Bambino akrobatları görmek isteyince gösteri bitimine kadar mecburen uyanık kaldık.
Ben diyetimi bozdum, deli gibi kahve içmeye başladım, daha doğrusu macchiato.
Gidip gelip içtim, bedava ya, ondan mı nedir, el altında da olunca devamlı kahve makinesinin başındaydım neredeyse.

Akrobatları izledikten sonra odaya gidip mışıl mışıl uyuduk.

Sabah güzelce uyandık ama Bambino durduk yere arıza çıkarttı, sabahın 7:30'unda bağırış çağırış, salya sümük arasında kendimizi havuzda bulduk.
Neymiş, Bambino sabah havuza girecekmiş.
Sinirden patladık birbirimize, yetinmedik öfke içinde Bambinoyu havuza götürdük.
O yüzdü, rahatladı, anın keyfini çıkarttı, kojo kendini spor salonuna attı, ter attı, rahatladı, ben Bambinonun başında ayakta Bambinoyu bekledim (sabahın köründe tüm şezlonglar ıslaktı).
Bambino sudan çıktı, üstünü değiştirdik, kahvaltıya gittik.
Ben kaç fincan kahve içtiğimi hatırlamayacak kadar çok kahve içtim.
İyice gergin hale geldim.
Neden çocuk gibi anı yaşamıyorum ki, 2 saat öncesinin öfkesine neden git diyemiyorum?

Odaya çıktık, üsütümüzü değiştirip sahile indik.
Bu arada günlerden Salı, dönüş günü yani.
1 saat kadar denize girdik, yüzmek bana iyi geldi, ben de rahatladım.
Saat 11 gibi tekrar odaya çıktık, üstümüzü değiştirip eşyaları toparlayıp 12:30 gibi otelden ayrıldık.

"Gitmeyelim, hep burda kalalım, burada iş bulalım, buraya taşınalım" sözleri arasında Ankara'ya yola koyulduk.
:))
Feci bir trafik ile karşılaşarak gecenin bir vakti evimize çok şükür ulaştık.

Şimdi biz tatil mi yaptık, ne yaptık?
Bilmiyorum.
Tadını çıkartamadığımız ve hafızalarımıza bir önyargı ile yerleşen bir yazlık, elimizde patlayan, çoğu bozulan yiyecekler, tadına tam varamadan ayrılmak zorunda kaldığımız bir otel, bin kilometrenin üstünde yaptığımız yol ile dolu bir beş gün geçirdik.

Dedim ya, ne olduğunu anlamadık ve bu sabah itibariyle işbaşı yaptık.
Gözümüzden uyku akarak.
Daha evde yıkanmayı bekleyen çamaşırlar, kaldırılacak yazlıklar, atılacak bir valiz ve bir dünya ev işi var.
Onları saymıyorum bile.

Ama işte sağ salim gittik geldik.
Tatilde n'aptınız diye sorarlarsa hiç detaya girmeden;
"Antalya'daydık şekerim" der miyim, derim vallahi :)))))
DEVAMINI OKU

27 Ağustos 2014

Yaşadığın An

İnsan yaşadığı anı biliyor sadece.
Yaşadığı anı hissedebiliyor, gerisi sadece zihnin hatırlayabildikleri, hatırlamak istediklerinden ibaret.
Hatırlananların ne kadarı gerçek, ne kadarı değiştirilmiş veriler, orası da muamma her zaman.

Geçen hafta kısa bir tatil yaptık ailecek, İzmir'de.
Geçen seneye göre Bambino ile çok daha uyumlu ve güzel bir tatil oldu.
Birlikte günümüzü planlıyor, birbirimizi dinliyor (çoğunlukla) ve sakin bir şekilde uzun bir süre kalabiliyorduk.
Tabi Bambino hala benimle yapışık yaşamak istiyor, orası ayrı :)
Gözümün kapanmasına, denize yalnız girmeme hala dayanamıyor, hemen basıyor yaygarayı.
Onun yanında uyumam onu bırakıp gitmemle aynı anlamda.
Ya da gözünün önünden ayrılmam.
Çoğu zaman tolere edebildim isteklerini, bazen de kojo devreye girdi.
Arabayla İzmir'e götürüp vapura bindirdi, babannesine götürüp yemek yedirdi.
Ben de kendi başıma kalıp kafamı dinledim.
Arada bağırış çağırışlar, inatlaşmalar, krizler oldu tabi ki ama dedim ya, geçen seneye göre epey ilerleme var.
Çok şükür.

Kısa ama iyi gelen bir tatilden sonra dönüş yoluna düştük.
Yol çok uzun geldi bana.
Ankara neden her türlü denize uzak bir yerde ki?
İsyanım var bu noktaya..
Sonra eve geldik.
Bütün çantalar boşaldı, çamaşır makinesi başladı çalışmaya.
Ve tam 3 gün boyunca çalıştı kendisi :)
Makineden çıkanları asacak yer bulamayınca ara verip tekrar çalıştırmam gerekti.
Bu da süreci uzattı da uzattı.
Sonra baktım ütüler birikmiş dağ gibi, temizlik için gelen kadın sadece ütü yapsa ancak bitirecek.
Dün akşamı ütü yaparak geçirdim.
Belim ağrıyana kadar ütü yaptım.
Kojo da Bambinoyu uçurtma uçurmaya götürdü neyseki, yoksa mümkün mü ütü yapabilmek?!

Dedim ya, insan yaşadığı anı biliyor.
Deniz kenarındaki günler öyle uzak geliyor ki şimdi.
Yıllar önce yaşanmış gibi.
Sadece şu an var, "eternal present" / "ölümsüz şimdi" denilen an.
Gerisi boş, yalan gibi.

Bu hafta bakıcımız da yok, oğlanı aile içinde paslaşıyoruz :)
Biraz işe gidiyorum, biraz Bambinoya bakıyorum, biraz ev işi yapıyorum.
Hayatımdaki her rolden biraz biraz oynuyorum bu ara.
Allah güç kuvvet ve sabır versin, bir şekilde halloluyor herşey.
Evde kaldığım zamanlarda mahalledeki kreşleri gezdik Bambino ile.
Bir tane kalmış gezmediğimiz, onun da yerini bilmiyorum henüz.
Ekim ayında Bambinoyu yarım gün başlatmak niyetindeyim.
Gezdiğim yerlerin hepsini kötüleyecek bir çok şey bulabiliyorum.
Bana temel olarak ters geliyor zaten kreş ve okul mantığı.
Biz çalışıyorken çocukların oyalanması için geliştirilen yerler sonuçta.
Bazıları proje çocuk modelinde yaklaşıyor olaya, hemen geriliyorum.
Bazıları düzen bile kuramamış kendi içlerinde, kaotik bir yer havasında.
Bazıları çok küçük, bahçeyi neredeyse hiç kullanmıyor.
Böyle uzayıp gidiyor liste.
Kötünün iyisini seçeceğim mecburen.
Maksat Bambino bir topluluk içine dahil olsun, ne nasıl yapılıyor gözlemlesin.
Ders öğrenmesi gibi bir kaygım yok.
Zamanı gelince herşeyi öğrendiğini yaklaşık 4 senedir kanıtlıyor bana.
Oyun oynasın, iletişim kursun, kendini fark etsin.
Bakalım zaman neyi gösterecek.

Şimdi, şimdiyi yaşama zamanı :))
DEVAMINI OKU

25 Ekim 2013

İsviçre Gezisi


Herkese Merhaba!

10 günlük aranın ardından iş hayatına öyle bir dönüş yaptım ki, anlatılmaz yaşanır, o derece bir yoğunluk var.
Bir yandan da güzel anıların unutulmadan kayıtlara geçmesini istiyorum.
Diğer taraftan tatil boyunca fotoğraf makinemizin kartını evde unuttuğumuz için arkadaşlarımızın makinesinden gelecek fotoları bekliyorum heyecanla. Fotoğraf olmadan İsviçre'yi anlatmak zor çünkü ülke başlı başına doğa harikası. Yazmaktan çok fotoğraf paylaşmak lazım :)
Yine de yaptığımız geziyi ana hatlarıyla anlatıp paylaşayım:

1. gün: Öğleden sonra Zürih'e varış. Havaalanından araba kiralayıp otele yerleşmece. Zürih gecesini görmece.

2. gün: Havaalanından arkadaşlarımızı karşılayıp yola çıkmaca. İlk durak Avrupa'nın debisi en yüksek şelalesi Rheinfalls ve güzel şehri Schaffhausen. Öğleden sonra binlerce yıl öncesinde keşişler tarafından kurulan ve 1500'ün üzerinde el yazması kitap barındıran kütüphaneyi ziyaret etmek üzere St Gallen'e gidiş. Geceleme Luzern'de.

3. gün: Luzern'i gezip Pilatus Dağına dişli trenle çıkmaca. Bu dağa çıkan füniküler, dünyanın en eğimli aracı olup 48 derecelik bir eğime sahipti. 2166 metre yükseklikten görülen manzara ve dinlediğimiz horn konseri ise unutulmaz. Dağdan inip yola devam etmece. İtalyan bölgesinde Bellinzona ve Lugano'yu görmece. Geceleme Bellinzona'da bir dağ köyünde :)

4. gün: Bellinzona'dan Interlaken'e dağ yollarından gitmece. Heidi gibi kırlarda bayırlarda dolanmaca. Dağ köylerinin refah seviyesini görüp TR ile kıyaslamaca :( Masal gibi, tablo gibi manzaraları izlemece. Geceleme Interlaken.

5. gün: Avrupa'nın çıkılabilen en yüksek zirvesi Jungfraujoch'a çıkmaca. Yaklaşık 3500 metreden alemi seyretmece. Bulunduğumuz tesisteki buz sarayını gezmece. Dönüşte dağ kasabası Grindewald'da vakit geçirmece. Thun ve Brienz göllerini gezmece. Turkuaz rengine aşık olduğumuz Brienz'den ayrılamamaca :) Geceleme Interlaken.

6. gün: Interlaken'den yola çıkıp Başkent Bern'e gitmece. Bern'i gezip Fribourg ve Gruyeres'e gitmece. Peynir fabrikasını gezip tepedeki şatoya gitmece. Gruyeres'i çok beğenmece, aynı Toledo ya da Siena gibi :) Konaklama Myries şehrinde Eve ve Jean Pierre'in evinde. Myries ortaçağdan kalma harika bir şehirmiş, bunu da öğrendik. Kaldığımız evi için de ayrı bir yazı yazmak lazım, rüya gibi bir evdi..

7. gün: Fransız bölgesine gidiş. Montrö ve Chateu de Chillon'dan başlayıp Vevey, Lozan ve Cenevre'ye gitmece. Geceleme Cenevre'de Monica'nın evinde (kendisi yoktu).

8. gün: Cenevre'yi gezip Basel'e gitmece. Natasha'nın evinde - ki o da rüya gibi bir evdi- konaklamaca (Natasha yoktu evde). Basel gecelerini görmece.


9. gün: Basel'den Zürih'e hareket. Zürih şehrini gezmece. Geceleme havaalanına yakın bir otelde.

10. gün: Uçakla İstanbul'a hareket. Havalanından arabayı alıp Ankara'ya 5 saat yol yapmaca :)

11. gün: Dolmuşa binip "Benim burada ne işim var?" " Millet nasıl yaşıyor, biz burada napıyoruz?" şeklinde düşünceler eşliğinde işe gelip çalışma temposuna girmece.

15. gün: Her önüne gelene İsviçre'yi anlatmaya devam etmece :) Sanki ilk defa yurtdışına çıkmışım gibi hissetmece :) Görmemiş bir gün İsviçre'ye gitmiş, anlata anlata bitirememiş durumları :P

İngiltere'den sonraki favorim İsviçre, kesinlikle! Bir de İngilizce konuşulsa tam süper olacaktı ama olsun :)

Bu gezide yaşadığımız ilkler: Başkalarının evinde konaklamak, ev sahipleriyle birlikte aynı evde gecelemek, 10 gün boyunca çocuksuz bir çift ile dolaşmak, söz konusu çift ile bir tatil yapmak :)

İsviçre Gezisi Yazılarına Toplu Bakış :) İstediğiniz yere gitmek için tıklayın :)

Zürih
Rheinfall Şelaleleri
St Gallen
Luzern
Pilatus Dağı - Luzern
Bellinzona
Lugano
İsviçre Alpleri - Dağ Köyleri
Interlaken
Jungfraujoch - Avrupa'nın Zirvesi
Brienz ve Thun
Bern
Fribourg ve Gruyeres
Meyriez - Morat Gölü
Montrö ve Chateu de Chillon
Lozan
Vintage Afiş ve Posterler
Cenevre
Basel
DEVAMINI OKU

6 Eylül 2013

Tatilden Kalanlar

2006'den beri deniz tatili yapmamışız biz.
Deniz kıyısına gitmişiz, denizi görmüşüz ama deniz tatili olmamış hiçbiri. Bu kadar uzun hele hiç olmamış.
Bambino doğduğundan beri doğru dürüst hiç denize girmemiş, kumlarda oynamamış.
Seyahati sevdiğim için bir yerde 10 gün kalmak bana gereksiz ve sıkıcı görünürdü hep.
Yanılmışım.
İnsanın aynı yerde 10 gün kalıp gerçekten dinlenmeye ihtiyacı varmış.
Tabi çocukla dinlenme ne kadar dinlenme oluyor tartışılır ama benim için dinlendiğimi hissettiğim anlar doğayla bütünleştiğim, sukunet ve sessizlik yakaladığım, içimdekilere kulak verdiğim, doğal olanı yaşadığım, kendimleştiğim zamanlar diyebilirim.
Denizle olan hasretimiz bunca yıldan sonra ancak dindi.
Her gün belli bir rutini takip etmek hem bize hem Bambinoya iyi geldi.
Yeni insanlar tanımak, onları rutinimize dahil etmek güzel oldu.
Demek ki neymiş?
Yapmak lazımmış böyle dingin tatiller.

Tatilde okuduklarım, gördüklerim, gözlemlediklerim, kendime dönüşüm yeni pencereler açtı bana.
Bana ilham olan herşeye şükranlarımı sunuyorum:

* Psikeart Tembellik sayısı (Instagramda ara ara metinlerden paylaştıklarım oldu, buraya da yazacağım inşallah)

* Birbirinden güzel ve insanı baştan çıkaran çiçek kokuları

* Bakmaya doyamadığım rengarenk çiçekler

* Tabi ki deniz kokusu, dalga sesleri, kumların verdiği hiçlik hissi

* Bana ilham verdiğini tatil bittikten sonra anladığım Lost'taki Jack'e benzeyen çocuk

* 3 kişilik sakin, dingin, uyumlu aileler

* 4 kişilik koşturmaca içinde gün geçiren ve akşama pilleri biten aileler

* Doğa ile içiçe olmanın yaşattığı sorgulama halleri, içe dönüş, içe bakış

* Yeşilin her tonunu her an birarada görebilmek

* Uzun yeşil çam ağaçlarının altındaki serinlik

Ortaya karışık tatil kareleri:





















DEVAMINI OKU

19 Ağustos 2013

Seyahat Dönemi

Bu sene Ağustos ayı seyahat ayı oluyor bizim için.

Ramazan'ın bitmesiyle beraber sanki biriktirmişiz gibi seyahatler üst üste gelmeye başladı.

Uzun uzun fotolarla birlikte güzel yazılar yazmak istedim ama zaman öyle az ve değerli ki şu günlerde, yazılar için ayıracak zaman bulamadım. Üstüne üstlük bayram tatili dönüşü fena halde midemi üşütünce rapor alıp dinlenmem gerekti. Hala gücümü tam olarak toparlayabilmiş değilim.

Bayram tatili için Bursa taraflarına gittik. Öncesinde her tatil öncesi olduğu gibi hastalandı Bambino. Psikolojik olduğunu düşünüyorum artık. Sanki kendince tepki veriyor yer değişikliğine..

Bursa'da Aloft Otel'de kaldık. Sheraton ile aynı kompleksi paylaşan Aloft Otel'in özelliği self servis olması :) Eşyalarınızı odanıza kendiniz çıkartıyorsunuz, resepsiyonda iki görevli var ama öyle her köşe başından birileri fırlamıyor. Biz çok beğendik. Üstelik oda temizliği istemediğiniz her gün başına hesabınıza para yüklüyorlar. Çok güzel bir uygulama bence. Yüklenen paraları kahvaltı ya da akşam yemeği için kullanabileceğiniz gibi biriktirebilir, Dünya'daki diğer Aloft Otellerde kullanabilir ya da Unicef'e bağışlayabilirsiniz. Aloft Otel Türkiye'de sadece Bursa'da var ama Dünya genelinde 117 adet oteli mevcut.

Bir gün Yalova'ya geçtik. kojonun çocukluğu orada geçtiği için en çok o sevindi buna :) Çınarcık'ta Bambino ilk defa tam anlamıyla denize girdi (Yuh bize, neredeyse 3 yaşına girdi denize ancak kavuştu :P ) Denizden sonra Yalova Merkez'de vakit geçirdik ve akşamında Mudanya'da ünlü Erol Balık'ta yemek yedik.

Ertesi gün kojonun arkadaşlarını ziyaret için Balıkesir Merkez'e gittik. Yaklaşık 2,5 saatlik yolculuk sonrası feci sıcak Balıkesir'e ulaştık ve gidene kadar evin içinde klimalı odada oturduk :)
Akşam Bursa'ya dönerken yolda Karacabey At Çiftliği'ni ziyaret ettik.

Sonraki gün Mudanya taraflarına gittik. Denize girmek için harika koylar keşfettik. Öğleden sonra Tirilye'de vakit geçirdik. Menüde yine balık vardı tabi ki :) Akşam ben otelde dönüş hazırlıklarına başlarken kojoyla Bambino Bursa'da tramvay ile gezip meşhur İskenderci'de yemek yediler.

Pazar günü son gündü ve dönüş trafiğine fazla takılmamak için erkenden yola çıktık. Bambino araba yolculuklarını sevmiyor, bunu bir kez daha gördük, yaşayarak. 2-3 saat sonra mızıldanmaya başlıyor. Mecburen mola veriyoruz. Ancak mola verdikten sonra Bambinoyu arabaya bindirmek bile yarım saatimizi alıyor. Kendisini ikna edene kadar enerjimiz bitiveriyor walla! "Yürüyerek gideceğim ben", "Anne arabaya binmeyelim", "Gitmeyelim, burada kalalım" diyip duruyor. O nedenle mola versek bir türlü, vermesek bir türlü! O kadar gözümüz korktu ki, bu haftaki İzmir seyahati için uçak bileti aldık son dakika :))

Neyse, Pazar günü öğleden sonra sağ salim Ankara'mıza vardık, çok şükür.

Ertesi gün İngiltere'den gelen dostlarla kavuştuk. Harika vakit geçirdik, biz de çocuklar da çok özlemiş birbirlerini. Daha sık görüşmeli, daha çok kavuşmalı dedik...

Sonraki günler benim hastalandığım günler oldu. Klima çarpması + mide üşütmesi derken bütün gece tuvaletten çıkamadım. Allah kimselere vermesin, ne zormuş. Haftasonuna kadar elim kolum tutmadı desem yeridir. Bu esnada yiyebildiğim yegane şeyler patates, yoğurt ve kola oldu.

Cuma günü kendimi daha iyi hissettiğim için bayramda gidemediğimiz anneannemlere ve diğer akrabalara gitmeye karar verdik. Cumartesi sabahı yola çıktık. Bambino gidiş ve dönüş yolunda "Gitmeyelim burada kalalım" diyerek tepkisini yine belli etti. Çok güzel vakit geçirdik. Tanıdık yüzler, güzel sohbetler, bahçelerde gezmece, ağaçlardan meyve toplamaca ve bir sürü güzel anı ile doldurduk günlerimizi. Pazar akşamı Ankara'ya geri döndük.

Şimdi önümüzde 10 günlük bir İzmir gezisi var. Eşya hazırlama kısmına bugün başlıyorum inşallah. İşin ilginci biz Bambino ile uçakla gidip geleceğiz ama kojo bizden bir gün sonra araba ile gidip gelecek. Yanıma fazla eşya alamayacağımı bildiğim için ne alacağıma çok iyi karar vermem gerekiyor. Bir sırt çantası bir de çapraz kol çantası ancak taşıyabileceğim. Eşyalar arkadan gelecek :) Nasıl olacak bakalım..

Bambino her seyahat sonrası değişiyor, gelişiyor. Bursa gezisinden sonra kendine olan güveni tavan yaptı. Her işe yardım etmek istiyor, her işe dahil olmak istiyor. Boyundan büyük işlere kendini ispat etmek için atılıyor. Konuşmalara dahil oluyor, hiç ummadığımız yerde bizi şaşırtan şeyler söylüyor, önerilerde bulunuyor. Bazen komik bazen sinir bozucu durumlar yaşıyoruz. Keşke Bambinonun söylediklerini birebir not alabilsem de buraya da yazsam...

Biraz üst üste geldi bu seyahatler, hastalıklar. İş yerinde de durum pek içi açıcı değil. İşler beni bekler :) Neyse, sağlık olsun da, gerisi bir şekilde hallolur. Hayat böyle işte. Herşeyin sırası var sanıyoruz ama aslında herşeyi aynı anda yaşıyoruz. 

Eylül'de görüşmek üzere :)
Ciao!
DEVAMINI OKU

8 Kasım 2012

Gittik Geldik

 
1 haftalık Amsterdam ve 10 günlük Londra gezilerini sağ salim ama hastalanmış bir şekilde tamamlayarak yurda döndük. Dönüşte 4 gün rapor aldım, böylece Bambino ile 1 hafta daha geçirdim. Bu hafta da işe başladım. Ayaklarımın geri geri gittiğini söylememe gerek yok sanırsam. Tam da iyileşemedim üstelik. Bambino da antibiyotik almaya devam ediyor.

Amsterdam:

Hollanda'ya daha önce 2 kere niyetlenmiş, tüm rezervasyon ve bilet işlerini halletmiş ama son dakikada çıkan durumlar nedeniyle gidememiştik. Kısmet bu zamanda Bambino ile gitmek varmış.

Amsterdam çok rahat bir şehir, canlı ve nezih. Ben çok beğendim. Parkları, sokakları, insanları çok güzel.

Fotoğraf makinemizi yer kaplıyor diye götürmediğimiz için sadece telefonlarımızla fotoğraf çektik. Bir ara birkaç tanesini koyarım umarım buraya.

Uzun uzun Amsterdam'ı anlatmayacağım. Bence Amstredam'ı gezmenin en güzel yolu herhangi bir durakta tramvaydan inip serbestçe yürümek. Merkezde birçok yer birbirine çok yakın, yürüme mesafesinde. Haritalar gözünüzü korkutmasın, yürüyün. Yürüyerek keşfetmek çok eğlenceli. Yol üzerinde dekorasyon ve giyim ile ilgili birçok butik göreceksiniz merkezde. Otantik eşyalar, objeler, kıyafetler ilginizi çekecek, onlara bakayım derken vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.

Ünlü Rijksmuseum, Van Gogh Museum ve diğer müzeler yolunuzun üzerinde olacak. Benim listemde bunların dışında Anne Frank House vardı. Her daim kuyruk olan bu evi gezmek için kapanış saatlerine yakın saatler daha uygun. Kalabalık fazla olmuyor ve gezmek daha rahat oluyor. Hele kucağınızda 2 yaşında bir bücür varsa :)

Bir de klasik kanal turunu tavsiye ederim. Benim gibi gezmek için fazla vaktiniz yoksa ama önemli yerleri görmek istiyorsanız tekne turu tam size göre. 75 dakika süren tur boyunca kulaklıklarınız takıp geçtiğiniz yerlerin tarihini ve özelliklerini dinleyebiliyorsunuz.

Ben kursta iken Bambino ile babası Antropoloji Müzesi, Bilim Müzesi ve Hayvanat Bahçesini ziyaret etmişler. Onun dışında parklarda vakit geçirmişler ve Concertgebauw denen bir konser salonunda klasik müzik konserine katılmışlar. Bambinonun uykusu geldiğinde tramvaya atlayıp çevreyi keşfetmişler. Bambino da bu sırada uyumuş (Bizimki pusete oturmadığı için yanımıza puset alıp yük etmedik, sling aldık ama ona da neredeyse hiç binmedi).

Bu arada Evin Delisi'nin evini ziyaret etme şansına sahip olduk. Tuba çok güzel parçalarla donatmış evini, yakın zamanda da bloguna birkaçını yazdı. Buradan bakabilirsiniz. Çok zevkli biri, evdeki her parça çok hoş ve birbirine çok yakışmış. Ben o eşyaları biraraya getirsem öyle olmazdı eminim. Onun elinde bir keramet var. Nitekim kendisinin yemekleri de çok güzel :) Kedisi Homie ise Bambino'nun gözdesi oldu.


Evin Delisi ile birlikte yaptığımız Amsterdam pazarı ve Loods5 gezileri ise Amsterdam'daki bonuslar oldu benim için. Amsterdam pazarından vintage örtüler, tahta oyuncaklar, hediyelik eşyalar ve yiyecek aldık. Loods5 ise İkea'nın daha kalitelisi türünden kocaman bir ev dekorasyon mağazası. Şehir dışında bir yerde ama ulaşım çok kolay. Çok beğendiğim ama getiremediğim birçok şey oldu oradan.

Amsterdam dışında gittiğimiz diğer bir yer de Zaanse Schans kasabası oldu. Evin Delisi ile birlikte gittik buraya da. Eski Hollanda evleri, geleneksel kıyafetlerini giymiş insanlar, yel değirmenleri, peynir ve tahta ayakkabı yapım mağazaları gibi turistik açıdan güzel düşünülmüş bir yer bu kasaba.

Amsterdam'la ilgili aklıma gelen birşey daha: Bisikletlerin yayaya üstünlüğü var bu memlekette. Karşıdan karşıya geçerken her bir yöne bakmanız gerekiyor, bisiklet geliyor mu diye. Çok hızlı sürüyorlar ve bazen agresifler. Yaya iseniz çok ama çok dikkatli olmanız lazım.

Bir de çocuklar yürümeye başladıklarıından itibaren pedalları omayan denge bisikletlerine biniyorlardı, o dikkatimi çekti. Londra'da ise her çocuğun scooter'ı vardı.

Londra: 

Amsterdam'da 1 hafta geçirdikten sonra 45 dk süren bir yolculukla Londra'ya vardık. İnsanoğlu kuş misali sözü tam da buraya uyacak :) 45 dk içinde iklim, konuşulan dil, insan yapısı, görgü kuralları bir anda değişiverdi.

Londra'ya gelince evimize gelmiş gibi hissettik. Sevgili arkadaşlarımız S. v O. ve kızları L.'nin evinde misafirdik 10 gün. L. Bambinodan 8 ay büyük, abla yani :) Bambino ile bazen iyi, bazen hırgürlü ama çokça sevgi dolu anlar paylaştılar. Bambino L. olmadığı zaman onu sordu devamlı. Nerede ve ne yaptığını bilmek istedi. TR'ye geldiğimizden beri de "L. buraya gelsin, özledim ben onu" diyor yavrucak! S. teyzesinin leziz yemeklerinden yedi, O. amcasının arabasında keyifle oturdu, L.'nin oyuncaklarını sıkça sahiplendi. Sayelerinde çok güzel vakit geçirdik.

Londra'nın benim için en güzel yanı dostlara kavuşma kısmı. Anne ve Bebişi ve tüm dostlarla (isim vermeden yazmak garip geldi, isim vermek de istemedim şimdi, onlar kendilerini biliyor nasılsa) yeniden görüşmek, kaldığımız yerden devam etmek çok iyi geldi bana. Gerçi son bıraktığımızdan bu yana herkes ürediği için ortamda yetişkinden çok çocuk vardı, onlardan vakit buldukça iki üç kelam etmeye çalıştık ama gönüller birdi ya, gerisi mühim değil. Dostluklarla anlam kazanıyor hayat, yoksa çok yavan herşey.

Bambino açısından Londra tam bir cennetti! Bir yandan dost meclisinin içinde oluşu, diğer yandan ücretsiz müzeler ve içindeki sayısız aktivite Bambinoyu inanılmaz geliştirdi. Kalabalığı, güzel insanlarla olmayı seviyor bizimki. Hele içlerinde abi-ablalar varsa süper :) Müzelerdeki deneyim ise muhteşem: Tamamen çocuklar için düşünülmüş mekanlar, aktiviteler, makineler, yemekler. Dışarıda geçirdiğimiz zamanın %90'ı müzelerdeydik diyebilirim. Bilim Müzesi, Doğal Tarih Müzesi, Ulaşım Müzesi ve Çocukluk Müzesi gittiğimiz müzeler oldu. British Museum'a da gittik ama orada çocuklar için fazla birşey göremedik. Bir müzede hiç sıkılmadan saatler geçirebiliyor insan ve bir günde ancak bir katı gezebiliyorsunuz, düşünün artık! Hele Bambino sevdiği birşey olursa defalarca bakmak, incelemek ve oynamak istediği için zamanın nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil. Acıkınca ev yapımı yemeklerin olduğu restorana gidip birşeyler yedik ve sonra yine ortamlara geri döndük. Son günlerde Bambino iyice aşmıştı kendini, müzeye girer girmez kendi kendine keşfedip bize dönüp bakmıyordu bile. Acıktığı ve uykusu olduğu halde bile keşfetmeye devma ediyordu. Londra'da yaşamak bu açıdan çok güzel. Ben Ankara'da haftasonu yapılacak fazla birşey bulamıyorum. Aktivite bulmak için resmen saatler harcıyorum, bulduklarıma da bir dünya para veriyorum. Üstelik bir kısmı o parayı da hak etmiyor, zamanı da. Londra'da o kadar çok şey var ki, hangisine gideceğinizi şaşırıyorsunuz. Ve müzeler gezmekle bitmiyor. Üzülüyorum bu duruma, hayat gereksiz bir mücadele içinde geçiyormuş gibi geliyor burada...

Londra'daki bir günü kendime ayırdım. Bambino ve kojo bizim Londra'da yaşarken oturduğumuz mahalleyi ziyaret etmeye gittiler. Sonrasında Greenwich'i ve Denizcilik Müzesini gezmişler. Ben de biraz alışveriş yaptım. LSE'ye gittim. Covent Garden'da takıldım. Oxford ve Regent Street'e gidecektim ama bir baktım akşam olmuş bile.

Su gibi geçen 17 günün ardından anavatana döndük. Hasta olarak! Bambino antibiyotiğer başlamak zorunda kaldı, ben de ilaç almadan atlatmaya çalıştığım için hala cebelleşiyorum öksürük ve gıcık durumları ile. Yine de hepimiz için güzel bir tatil oldu. Tatil öncesi yaşadığımız şeyleri unuttuk, zaman yaralarımızı sardı, değişiklik ve yeni yerler görmek hepimize iyi geldi. Hele Bambinodaki değişiklikleri görmek çok şaşırttı bizi. Belki vize süremiz dolmadan bir gezi daha yaparız o tarafa, kim bilir! :)

DEVAMINI OKU

23 Ağustos 2012

Tatilde Gidilebilecek En Rahat Yer

Bayramda kısa bir tatil yapalım dedik, Bambino denize girsin dedik. Sıcak olmasın ve en yakın deniz neredeyse oraya gidelim dedik.
Sinop'ta karar kıldık, sahilde güzel bir ev tuttuk.
Eşyalarımızı hazırladık, eksikleri tamamladık.
Yol alışverişi bile yaptım Cuma akşamı.
O akşam ve yola çıkacağımız ertesi sabah, yola çıkamayacak kadar yorgun olduğumuzu itiraf ettik.
Zaten 4 gün, 2 günü yolda geçecek. E bir de bayram trafiği, herkes aynı anda aynı yöne hücum edecek.
Stres, sıkıntı. Ne gerek var?
Bayram öncesindeki hafta öyle yoğundu ki işler, tek istediğim yatmak uyumaktı aslında.
Kojo da benden farklı olmayınca oğlanın denize girmemesi pahasına iptal ettik yolculuğu.
Ve dünyanın en rahat yerinde tatil yaptık: EVDE :))

Cumartesi günü kojola Bambino havuza gittiler, ben de kendim takıldım.
Pazar ve Pazartesi bayram ziyaretleri yaptık.
Salı günü İKEA'ya gittik.

İstediğimiz saate kadar evde olmak iyi geldi.
Hele Bambino uyuyunca yanına kıvrılıp uyumamız. Paha biçilmez. Bir seferinde tüm gece uyuduk da sabah olmuş gibi hissettim. Oysaki sadece 2 saat uyumuştum. O kadar yorgunmuşum demek ki.
Bambinonun her şeyi elimizin altında, oyun alanı hazır, k.aka yapınca temizleme stresi olmadan rahatça hareket etmece, yemekler el altında.
Var mı daha rahat bir yer şu dünyada? :))

Biz Bambinoyla seyahatlere çıkarken "Ay nasıl olacak küçücük çocukla?" diyenleri anlıyorum şimdi. Seyahat etmek anne-babaya yorgunlukmuş aslında. Oysa ev ne rahat! Çocuk büyüyene kadar evden çıkmasak mı ne? :P

Bu arada 21 Ağustos 2012 Salı sabahı Bambinonun yazılımının güncellendiğini fark ettim. Buna şahit olduğum için çok mutluyum, şükürler olsun. Bambinonun yeni sürümünde daha çok "ben" söylemi, daha çabuk mızmızlanıp ağlamaca, "büyüdüm ben", "ben yapmak istiyorum" tavırları ve bol bol yeni cümleler kurmaca ile daha çabuk ve daha çok duyduğunu-gördüğünü kaydetmece var :) Öyle cümleler kuruyor ki bakıp kalıyoruz kojoyla :)

- Önce eppek almaya dittik. Sonra caminin içine giydik babayla. (Bayram sabahı bayram namazından gelen babasını kahvaltı etmeden evden çıkarıp camiye götüren Bambino)

- Çaaptıım. (Ayağını çarpar bi yere). Acıdı. Acıyo.
Aradan 2 dakika geçer.
- Hala acıyo!
2 saat sonra, biz olayı çoktan unutmuşken, bir anda:
-Hala acıyo..

- Çöp aabası geçiyo. Innnnn...

- Otobüs kapısı pısssst açılıyo. Yolculaa iniyo. Pssst kapı kapanıyo.

- Oğlum çorba içer misin?
-Yok.
- Köfte yer misin?
-Yok.
-Ne yemek istersin?
-Kii-i (kivi) :-)

-Hangi şarkıyı söyliyim sana? (Uyuturken)
-Babanın aaabalı şaykısı. (Onun arabası var, güzel, çok güzel / Otobüsü var, güzel, çok güzel/ Bisikleti var, güzel, çok güzel.....)

Büyüdükçe tadından yenmiyor Bambino. Hiç bırakmak istemiyorum onu...
DEVAMINI OKU

20 Haziran 2012

Bebekle Seyahat için İpuçları


Kendi deneyimlerimden yola çıkarak bebekle birlikte özellikle yurt dışına seyahat etmeyi düşünenler için birkaç tüyo:

- Gezilecek yere yakın (yürüme mesafesinde) bir yerde kalın.

- Mutfağı, tuvaleti, banyosu içinde olan daire türü yerler çocuklu ailelere daha uygun. Hem ebeveynler rahat ediyor hem de otel odasından daha geniş olduğu için ufaklıklara keşfedecek daha çok alan çıkıyor. Çocuğun hareket özgürlüğü evlerde daha fazla. Bebeğin yemeklerini hazırlamak için mutfağın olması ayrıca avantaj. Üstelik marketten alıp kendiniz için de sağlıklı öğünler hazırlayabilirsiniz.

- Alerjen bebekler için en azından ilk birkaç günlük yiyeceğinizi yanınıza alın. Biz yanımıza kavrulmuş et, yaprak sarması ve ilk gün için balık aldık. Kaldığımız evlerde de salata, çorba, makarna hazırladık.

- Müze, galeri gibi kapalı mekanları bebekle gezmek zor olabilir. Çocuklar yürüme çağında genelde açık havada olmak isterler. Kuşun, kedinin, köpeğin peşinden gitmek, diğer insanlarla iletişim kurmak isterler. Çocuğun bu ihtiyaçları göz önüne alındığında siz istediğiniz gibi kapalı mekan gezemezsiniz. O nedenle ille de müze gezecekseniz beklentinizi yüksek tutmayın. Mümkünse önceden hangi eserleri görmek istediğinizi belirleyin. Önceliğinizi onlara verin, sonra bebek huzursuzlandığında görmeden çıkmamış olursunuz. Diğer bir alternatif de bu tür yerleri bebeğin uyku saatinde gezmek. O uyurken siz de rahat rahat gezebilirsiniz.

- Bağlantılı olarak, ören yerleri, kale ya da korumaya alınmış açık mekanlar görülecekler listesinde üst sıralarda olsun. Hem siz hem bebeğiniz rahat rahat açık havada gezebilirsiniz böylece.

- Yukarıda da dediğim gibi gezi beklentinizi çok yüksek tutmayın. Listenizdeki tüm yerleri görmek isterseniz bebeğinizle inatlaşmanız gerekebilir, ki bu durumda kaybeden ve yıpranan yine siz olursunuz. En güzeli çocuğun da ihtiyaçlarını göz önüne alarak program yapmanız. Örneğin sabah çıkıp uyku vaktinde eve gelip yemek ve uykudan sonra tekrar çıkmak.

- Tur ile gidecekseniz tüm programa katılamayabileceğiniz olasılığını hesaba katın.

- Çocuk için yedek giysi, atıştırmalık yiyecek, su, bez, ıslak mendil, şapka, krem gibi ihtiyaçları koymak için bir sırt çantası edinin. Böylece elleriniz boş kalır. Üstelik içine kendi ihtiyaçlarınızı da koyabilirsiniz.

- Varsa sling kullanın. Puseti her yere götüremeyebilirsiniz. Bkz. Plitvice Gölleri gezimiz. St Petersburg'da Hermitage müzesini gezerken Bambino slingde uyudu, ben de 1 saat rahat rahat gezdim.

- Araba kiralamak toplu taşıma kullanmaktan daha rahat olabilir. Avrupa için tren ve otobüsler rahat ve kullanışlı ancak bir yerde sadece bir gün kalıp yola devam edecekseniz valizlerle taşınmak zor ve yorucu olabilir. Gidilen yerde 2-3 gün kalınacaksa toplu taşıma seçeneğini düşünebilirsiniz. Hırvatistan ve Bosna-Hersek gezimizde bir gün içinde birden fazla yer göreceğimiz için arabada olmak bizim için avantajlıydı. Çok eşyamız olduğu için de eşya taşıma derdimiz olmadan akşama kadar rahatça gezebildik.

- Gittiğiniz yerde araba kiralamayı düşünüyorsanız ya da uzun uçak yolculukları yapacaksanız portföyünüzü olabildiğince geniş tutun. Oyuncak, kitap, atıştırmalık yiyecekler, kağıt-kalem, ıvır zıvır eşyalar, daha önce bebeğinizin hiç görmediği yeni nesneler gibi şeylere ihtiyacınız olabilir. Araba yolculuklarında 2 saatte bir mola verip bebeğinizin enerjisini atabileceği, yürüyüp koşturabileceği alanlar yaratın. Siz de dinlenmiş olursunuz.

- Çocuğun ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir yolculuk normalden daha uzun sürer. 2 saatlik yol 3-3,5 saat sürebilir. Plan yaparken bunu göz ardı etmeyin.

- Fotoğraf çekimlerinizin sanatsal olmasını beklemeyin bebekle :) Ya da illa sanatsal olacak, güneşi şu açıdan alacağım, kendimi şu noktadan çekeceğim derseniz bebeğe bakacak birilerini yanınızda bulundurun :) Bambino benden başkasına gitmediği için çektiğim fotolar sırf anısı kalsın diye çekildi, açısı-ışığı göz önüne alınmadı. Elbette çoğu foto doğal haliyle oldu, öyle mutlu aile pozları verdiğimiz kare sayısı çok az.


- Kendiniz için minimum eşya alın. Hem taşıması kolay hem de az gibi görünse de 2 pantolon, 3 gömlek/ t-shirt, 1 kazak, 1 mont, 1 ayakkabı, 1 terlik, birkaç iç çamaşırı ile 1 hafta geçirebilirsiniz. 

- Mümkünse kalabalık gidin. Ne kadar çok insan, o kadar çok yardımcı, bebek için oyun arkadaşı. 

- Bizim gibi gezmeyi sevenlerdenseniz, ayak ayak üstüne atıp yan gelip yatmayacağınızı da biliyorsunuz demektir :) Bebek olmadan önce de bu şekilde geziyorduk. Bebekli olunca neredeyse hiç oturmuyorsunuz, devamlı hareket :)

- Son olarak, her anın keyfini çıkartın. Çocuğunuzun sizinle birlikte yeni ortamlarda yeni keşifler yapması büyük mutluluk kaynağı. Buna şahit olabildiğiniz için çok şanslı olduğunuzu unutmayın. Türkiye'de göremeyeceğimiz şeyler gördük, yaşadık Bambino ile. Motorsikletli teyzeler, bol dövmeli amcalar, metro, hızlı tren, troleybüs deneyimleri... Bu anılar Bambinoda kayıtlı şu anda, her biri onu zenginleştiren anlar. Hele de anne babası yanındayken yaşadığı bu deneyimler onun merakını özgürce ve güven içinde giderip hayattan keyif almasına neden oluyor, ki anne-baba olarak bunun mutluluğu paha biçilemez. 
DEVAMINI OKU

18 Nisan 2012

Bize Müsaade


Geçen Çarşamba gecesi başlayan burun akıntısı ve ateş ile birlikte bir haftadır hasta olan Bambinonun sağlık durumu fiziksel olarak iyiye gidiyor.

Ancak Pazartesi gecesi kojonun iş nedeniyle gitmesini psikolojik olarak sindiremeyen Bambino, gecelerini oyun oynayarak geçirmeye başladı. Uykuyu unutan Bambino kendini olduğu kadar annesi ve anneannesini de şaşkaloz etmiş durumda.

Yarın sabah çıkacağımız gezimizin lojistik hazırlıklarını yorgunluk, uykusuzluk ve Bambinonun uyanık kaldığı zamanlarda devamlı kucağımda olmak istemesi nedenleriyle henüz gerçekleştiremedim.

Bugün gece de uyumayacağımızı öngörerek valiz hazırıkları sırasında pek çok şeyi unutacağımı düşünüyorum ciddi ciddi.

Üstelik kojonun yokluğunda Bambino ile eşya taşıma, uçak yolculuğu, bilmediğimiz diyarlarda ulaşım, iletişim, düzen kurma gibi şeylerin sorumluluğunu düşündükçe geriliyorum. Yüzümdeki sivilceler anlatıyor yeterince.

Çocuksuz zamanlardaki gibi hareketli bir gezi olmayacağını biliyorum. Bu konuda beklentim yok. Bambinonun da şimdikinden daha fazla huzursuz olacağını ummuyorum (ummalı mıyım yoksa?) Tek dileğim bunca yorgunluğun üzerine hasta olmadan gidip gelebilmek. Zaten uykusuzluk nedeniyle gideceğime sevinemiyorum bile. Gözümün önünde yastık yorganlar uçuşuyor :P

Yine de gidiyor olmak güzel. Hava değişikliği iyi gelecek umarım hepimize.
Ve yine umarım ki Bambino annesine çekmiştir ve gezmeyi annesi kadar çok sever.

İyi haberler ve güzel anılarla geri dönmek üzere. Sağlıcakla kalın, hürmetler!
DEVAMINI OKU

21 Şubat 2012

Renkler, Hikayeler, Anlar










Ben bu fotoğrafları yüklerken solumdaki pencereden güneş giriyor gözümün içine, keyfim iki katına çıkıyor.

Arada bir kedicikler geçiyor bahçeden, onları fark edince işi gücü bırakıp onları seyrediyorum, kocaman bir gülümseme ile.

Gezdiğim yerlerde gördüğüm kapıları ve pencereleri uzun uzun seyrediyorum bazen, müzede tablo seyreder gibi. İçinde birilerinin yaşadığını ve benim onları dikizlediğimi düşünebileceklerini unutarak. İçerideki hikayeleri merak ediyorum. "Mutlular mı acaba?"
"Nasıl bir koku var içeride; kek, tarçın, buğday, boya, tütsü, demir, kömür...?"
Girip bakmak istiyorum bazen.
Çekingen tarafım hemen vazgeçiriyor beni.
Sadece fotoğraf çekiyorum. Bazen onu da yapmadan ayrılıyorum.

Ömür dediğin nedir ki?
Bir varsın
Bir yoksun
Masal gibi...
DEVAMINI OKU

26 Aralık 2011

Akıl Oyunları

Bambino son gunlerde bu tur minik ve ici su dolu olan sus esyalari ile ilgileniyor. Eline alip her tarafina evire cevire bakiyor, ici su ve kucuk beyaz taneciklerle dolu oldugundan sallayip kar tanelerinin dusmesini izliyor. Keyif aliyor bundan.

Bu resimde gordugunuz de bunlardan biri. Viyana hatirasi. Bambino digeriyle oynarken elime aldim, ben de Bambino gibi evirdim cevirdim, salladim, dondurdum. Sonra uzerindeki kabartmalara baktim. Viyana'yi anlatan birkac yer. Nereler oldugunu hatirlamaya calistim. Sonra Viyana'ya ne zaman gittigimi dusundum. Ve iste o noktada film koptu bende. '2004 ya da 2003'tu galiba' dedim once. Sonra 'Acaba 2006 miydi?' 'Yok yok, 2006 olamaz, tek basima gitmistim Viyana'ya, kojo yoktu' dedim. Uzun bir sure dusundum ama tam tarihi hatirlayamadim.
O zaman karar verdim, ne zaman nereye gittigimi yazmam lazim, yoksa boyle kalakaliyorum iste! Ama bir yere bile ne zaman gittigimi tam hatirlayamiyorken diger yerleri nasil bilecektim ki? En iyisi fotograflari sakladigim hard diski bulup taramali. Ama ne zaman yapabilirim ki bunu? Yeterli zaman yok. Neyse, bulunur bir yolu...
O sirada bu yuvarlak susun altindaki etikette kursun kalemle yazilmis ve silinmeye baslamis bir not fark ettim: 'ARALIK 2005' !!!
Aklimi seveyim :)
DEVAMINI OKU

6 Temmuz 2010

Eveeet, Nerede Kalmistik?

Artık TR sınırları içerisindeyiz çok şükür :)
Bekledigimizden daha az sıkıntılı bir yolculuk gecirdik, buna da çok şükür :)
Istanbul'da bir gece konakladıktan sonra kiraladığımız araba ile Ankara'ya ulastık.
Ankara'da 4 gun kaldıktan sonra kojonun ailesini ziyaret etmek ve biraz dinlenmek üzere İzmir'e dogru yola cıktık.
Esyalarımızın büyük kısmı hala gelmedi, muhtemelen gumruge takıldı. Yerlesme olayına henuz baslamadık yani :))
 Izmir tahmin edilecegi gibi cok sıcak! Gunduzleri dısarı cıkmak imkansiz..
Iki gundur elektrik arızası nedeniyle servise bıraktıgımız arabamızı evde oturarak bekliyoruz... Ancak aksam 9 dan sonra disariya cikabiliyoruz yurumek icin.. Haftasonu Kusadasi'na gittik, orası da farkli degildi!
Geceleri klima devamli acik ve ben bu duruma hic alisik degilim!

Memleketi özlemisiz icten ice de haberimiz yokmus! Geldigimizden beri devamli disarida yemek yiyoruz, cogu zaman gordugumuz ilk yere girip hem de :)) Sanirim beklentilerimizi cok dusuk tuttugumuz icin daha iyi bulduk herseyi, tabi simdilik!

Hamileligim tum hiziyla devam ediyor :) 26 hafta+5 gun icindeyim bugun. Oglan devamli hareket halinde masallah, hic yalniz birakmiyor beni :)

Ankara'da 4 gun icinde hem tiroit doktoruma gittim, hem de gebelik takibi icin bir kadin dogumcuya. Tiroit konusunda hersey yolundaymis cok sukur. Gebelik konusunda da hersey normal bana gore ama doktor oyle demedi :) Magnezyum ve cinko takviyesine basladim, kansizlik ilaci var bir de (eee kirmizi et yemezsen boyle olur, normal yani). Bir de idrar yollarinda bir sorun varmis, antiseptik kullanmaya bsaladim. Isın ılgıncı bundan sonra once 3 hafta sonra, sonra da 2 haftada bir doktora gitmem gerekiyormus! Buranın rutini bu galiba, alismam zaman alacak gibi. Doktor normal dogumcu mu sezeryanci mi tam anlamadim, once uzun uzun 40. haftadan sonra bazı riskler olabilcegi ve bu nedenle mudahale etmenin gereginden bahsetti (hic sezeryan kelimesi kullanmadı ama baska turlu nasıl bir mudahale olur bilemiyorum), sonra da 'dogumun sadece son 10 dk.sı dogumhanede gecer, orada da ben, bir hemsire, sen ve esin olur' diyerek sanırım normal dogumcu oldugunu anlatmaya calıstı. Ama pek net degildi. Sanırım bir sonraki ziyaretimde tekrar sormam gerekecek bunu???

Bir de beslenme duzenim icin bazı onerilerde bulundu doktor: Hergun iki ogun et (ben UK'de haftada 2-3 kere yiyince tamamdır dıyordum!), gunde yarım litre süt+ bir kase yogurt (bunu az cok yapıyordum), hamur islerine son (cok nadir yiyordum zaten), kahve-kola yok (bu da tamam). Biraz hızlı kilo aldigimi her iki doktor da onayladı. Dikkat edecekmisim... Ne yalan soyleyeyim doktordan cıkınca kendimi biraz hasta gibi hissettim. Yapılması gereken ve yapılmaması gerekenle ilgili bircok seyi hap gibi vermislerdi elime. Halbuki UK'de ne rahattim; 'Canin istiyorsa ye, hicbir sey icin kendini zorlama, sen ne kadar rahat ve mutluysan bebek de oyle olacaktir' diyerek gecen 6 ay icin bir kez daha sukrettim! Simdi ise hergun 'Sunu yedim mi, bak bugun sunu unuttum, ay sundan az yedim, suyu cok icmedim bak goruyor musun' gibi kontrolleri yaparken yakalıyorum kendimi. Hayır, boyle olmamali hamilelik. Keyifle ve mutlulukla gecirilmeli her ani. Bu kadar cok kontrol listesine kafa takilmamali (Gerci memlekette herkesi kafaya birseyleri takmis yari-paranoyak olarak gordum, o ayrı!). Her ziyaret ettigimiz kisi (basta kojonun annesi) ya ilginc sorular soruyor ya da kendi basindan gecmis ya da baskalarindan duydugu kotu olayları ve senaryoları bir bir siraliyor! Felaket tellali herkes. Neden? Herkes mutsuz galiba icten ice ve bir sekilde bunu baskalarina da bulastirmak istiyor. Ve malesef mutluluktan daha cabuk yayılıyor karamsarlik mikrobu... Benim ilk gozlemlerim bu yonde... Simdilik kendimi koruyabiliyorum gibi (yani umarim!) ama boyle bir cevrede uzun sre kalinca neler olacak dusunmek bile istemiyorum...

Neyse efendim, simdilik hasret giderme turlarındayiz. Kojonun ailesinden sonra benim ailemle devam edecegiz sanirim. O arada da kargodan esyalar gelirse onlari yerlestirecegiz. Yerlesme ve alisma calismalarimiz hala devam ediyor anlayacagınız.

Bloglari internet bulukca takip etmeye calisacagim ama bir sure daha kesintili gidecek bu surec. Zaten laptop hala arizali. Cep telefonundan internet de acaip pahali memlekette, ayni sekilde eve internet almak da oyle! Ustelik de UK'de alistigimiz hiza gore oldukca yavas. Bir de turkce klavyeye alisamadim henuz, bkz. simdiye kadar yazdiklarim :)))
DEVAMINI OKU

12 Nisan 2010

Kismet Olmayan Diyarlar

En son yazimdan bu yana yapmam gereken 2 projeyi bitirip teslim ettim ama yaklasik bir hafta bilgisayarimla o kadar icli disli olmusum ki, projeleri teslim ettikten sonra 3 gun kadar bilgisayarin ne yuzunu gormek ne sesini duymak ne de kendisiyle herhangi bir fiziksel temas kurmak istedim! Ancak bugun kendisiyle tekrardan flort etmeye basladim, o da zorunluluktan aslinda- yeni bir projeye baslamam lazim da!!

Efendim, biliyorum ki Fas gezisini merakla bekliyorsunuz ama sanirim bir muddet daha elim o fotolara degemeyecek. Ben de arada yasananlari unutmamak icin diger seyleri yazmaya karar verdim.

Gecen sene Paskalya tatili icin (Cuma+haftasonu+Pazartesi) kojo ile birlikte Hollanda ve Bruksel gezisi planlamistik. Rotamiz Roterdam - Amsterdam - Gent - Brugges - Bruksel seklindeydi. Tum biletleri almis, kalacak yerlerimizi ayarlamis ve gitmeye hazir bir sekilde Paskalya'yi beklemistik :) Ancak son hafta kojonun haftasonu da calismasi gerekliligi ortaya cikmisti ve ben de tek basima gitmek istemedigim icin tum gezi iptal olmustu. Hicbir yerden de paramizi alamamistik, ucak biletlerinden gelen cuzi bir miktari saymazsak... Neyse, kismet degilmis demis ve kojo ise ben kutuphaneye yola dusmustuk Paskalya'da. Iste o zaman Paskalya zamani ulkede aslinda her seyin iptal oldugunu anlamistim. Zira, ne kutuphane, ne okul, ne semt kutuphanesi, ne aktivite merkezi, ne de civardaki restoran ve kafeler acikti! Ulasim minimuma inmis, bazi hatlara yolculuk iptal edilmisti. Ben de kos kos evde gecirmistim Paskalya tatilini.

Iste o zaman kendi kendime gelecek sene Paskalya'da burada olmayalim diye kendi kendime soz vermistim. Buyuk sozlermis meger!
Fas'tan geldikten sonraki haftasonu Paskalya tatili idi. Mart ayindaki gezi programim limitini coktan doldurmustu ama gecen seneyi hatirladikca Londra'da kalmak istemedigimi de hatirliyordum. 13 haftalik hamileligim ikinci uc ayina girmek uzereydi ve cok sukur bende yorgunluk disinda sikayet yoktu. O yorgunlugu da guya iki gezi arasindaki 6 gunde atarim diye dusunuyordum (ne kadar iyimsermisim!). Gecen sene Kasim ayinda Bruksel gezimizi gerceklestirdigimiz icin bu sene Hollanda ve Danimarka yapalim diye konustuk kojoyla. Her zamanki gibi A'dan Z'ye tum gezi programini yaptim ve tum rezervasyonlari tamamladim. Yilin bu zamani Hollanda'nin unlu lale bahcelerinin oldugu Keukenhof 'u gezmek icin en guzel zamanlar cunku Keukenhof Bahceleri Mart ayindan Mayis ayinin ortalarina  kadar acik! Kukenhof disinda meshur Van Gogh Muzesi, Anne Frank'in evi gibi yerleri de cok gormek istiyordum ve hepsinin biletlerini onceden aldim bu sefer. Tabi Hollanda'ya gidip unlu yel degirmenlerini ve peynir fabrikalarini gormemek olmazdi, onlari da ayarladim. Kanal turunu zaten saymiyorum bile :) Danimarka icin de gunubirlik sato turlarina katilmak ve tabi ki kanal turu alarak unlu Denizkizi heykelini gormek de gezi planlari icindeydi. Kalinacak yerler tamam, gidis donus biletleri tamam, sira beklenmesi muhtemel yerlere giris biletleri tamam. Hersey hazir!
Fas'tan geldikten sonraki gun ultrason randevum vardi. Gittik, hersey yolunda dediler. Sevindik tabi :) Sonraki haftabasinda ebe ile gorusmem vardi. Buradaki sisteme gore her hamileye bir ebe ataniyor ve doguma kadar acil durumlar disinda doktor yerine ebe ile gorusuluyor. Ebeler tecrubeli ve donanimli kisiler. Ebe ile gorusme sirasinda benden dort tup kan aldilar. Bunu pek beklemiyordum cunku ayni gun sabah universite hastanesinden Down Sendromu icin kan vermistim, hem kac koca tup. Ebe bana sabahki kanin farkli testler icin alindigini, bu seferkinin amamcinin farkli oldugunu soyledi. Tamam dedim, verdim kani.

O gun toplamda alti tup kan alindi benden. Ertesi sabah da yolculuk var. Eve geldim, baktim pek iyi degil gibiyim, kan verdigim icin biraz halsiz dustum galiba. Hemen istirahat pozisyonumu aldim, uzun sure dinlendim. kojo sagolsun yardimci oldu bana, yemegimi falan yapti getirdi. Aksama dogru biraz daha iyi gibiydim, kalktim, yolculuk icin birseyler hazirladim. Meyve, kuru meyve, sandvic gibi atistirmalik seyler ayarladim. Sabah erken olan ucusumuz icin geceden evden cikmamiz gerektigini fark edip alarmlarimizi da kurduk. Yanimiza alacagimiz esyalari da ayarladik. Biletleri, pasaportlari gozden gecirdik. Yatmadan once ben yine aciktim, canim ton balikli makarna cekti :) Dolaptaki kutu ton baligini aldim, makarnayi hasladim, bir guzel yemek hazirladim kendime. Sonra da oturup yedim bir guzel. Ama ton baliginin tadi biraz degisik geldi. Herhalde uzun suredir yemiyorum, tadini unuttum konserve ton baliginin dedim ve ustunde durmadim.
Neyse, birkac saat uyuduk, gece kalktik. Bu arada kojo hava durumunu kontrol etmis, gidecegimiz yerlerde kar ve soguk gorunuyormus. Bizimki endiselendi hemen, ya hasta olursak, ya ben usutursem, acaba gitmesek mi diye soylenmeye basladi. Ne yalan soyliyim, ben de biraz tirstim cunku gercekten firtina ve kar gorunuyordu hava durumunda ve ben de kendimi cok cok iyi hissetmiyordum. Bu arada bir yandan da son haziliklarimizi yapiyoruz. Ben bir ara banyoya girdim ve disimi fircalarken ufak capli bir cikarma hadisesi yasadim. Dis fircasini biraz fazla geriye dogru kacirinca refleks olarak cikartma hadisesini yasarim arada sirada. Bu seferki de oyle birsey herhalde diye dusunerek pek uzerinde durmadim. Ama kojo hemen olay mahaline gelerek durumu kolacan etti :)
Kafamizda senaryolar, dusunceli bir sekilde yola koyulduk. Havaalanina gitmek icin once otobuse, sonra da trene binecegiz. Otobuse bindik. Ben kendimi pek iyi hissetmemeye basladim. Midemden bir baski geliyor arada, boyle bulanti gibi birsey. Hamilelik boyunca hic bulantim olmadigi icin biraz kuskulandim. Acaba dunku kan verme olayindan sonra toparlanamadim da ondan mi oluyor dedim. Biraz zaman gecti, yine bulanti hissediyorum. Iste  o zaman cozdum olayi: Aksam yedigim ton baligindan zehirlenmistim! Bir an once inmek istedim once, ama baktim ki gecenin korunde olur olmadik yerde inersek daha da zorlasacak isimiz. Trene binecegimiz yere kadar sabrettim ama bir Allah bir ben bilirim o anlari! Kojoya da panik yapmasin diye birsey caktirmadim ama "Su arkadaki Cinlileri dovmek istiyorum, amma cok konusuyorlar, hic susmadilar bindigimizden beri!" diye soylenince kojo bende normal olmayan birseyler oldugunu anlamis bile! :)

Otobusten iner inmez kojoya anlattim durumu ve eve gitmek istedigimi soyledim acilen! Kojo hemen durumu kavradi ve beni ilk gordugumuz kafeye soktu, biraz sakinlestim, biraz su ictim ama farkindayim ki banyoda uzun bir sure gecirmem gerekli ve derhal! Allah'tan o anda bizim otobus geldi ve tekrar eve dogru yola ciktik. Insanin sagligi yerinde olmayinca gozunde hicbir sey olmuyor walla, ne gezi, ne kacan tren, ne yanan rezervasyonlar, hicbiri!

Eve gelir gelmez uzun bir banyo seansina girdim, evet balikti bu, baska birsey degil! Sonrasinda hemen istirahat, ihlamur, su takviyesi derken sabah 6'ya kadar uyanik kalmisiz. O saatten sonra ancak daldik uykuya...

Sonraki gunler toparlanmakla gecti. Yorgunluk + halsizlik halim hafta boyu devam etti. Sonraki hafta ise eteklerim tutusmus durumdaydi. Projelerin yetismesi icin sayili gunler vardi onumde ve kafayi toparlayip yazmasi hic kolay olmadi...

Artik hic hevesli degilim Amsterdam'i ya da Danimarka'yi gormeye. Acaip hevesim kacti. Iyi olsam da gitmem bu sene. Artik ne zamana kismet olursa... Allah saglik versin de, gerisi hikaye... Bu da bu hikayeden cikarilacak ders olsun :))

Not: Kucuk Denizkizi da zaten Cin'e gitmis, en az 6 ay oradaymis. Gitsek de goremeyecekmisiz...

Not2: Fotograflar Keukenhof Bahcelerine ait, buradan ve buradan. Son foto ise Kopenhag'daki unlu Kucuk Denizkizi heykeli. 
DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com