4 Şubat 2014

Bambino 40 Aylık


Kutup ayısı, ayıcık, fok ve yavrusu, pikine, polis arabası

Pikine
- Fok balığının adı ne?
-Adı fok, soyadı fok.

- Kaplumbağamın adı Pikine.

- Baba, yanlışlıkla bilerek yaptım (O nasıl oluyorsa?)
Kurabiye yapan Bambino

Çok lezzetli :)

- Anne, eve gelince bu terliği giy, ben de üstüne oturayım. (Terliklerimin üstüne oturur)
5 dk oturduktan sonra:
- Anne, böyle oturmak çok hoş.
2 dk sonra:
- Anne, kanguruyla yavru kanguru hikayesindeki gibi oldu anne.
Top havuzunda bir kuzu

- Anneyle vakit geçirmekten çok hoşlanıyorum.
Foto çeken Bambino
 - Pikinemdeki paralar birikince Londra'ya gideceğim.

- Anne, işe gitmediğin bir gün seninle oyuncak almaya gidelim, tamam mı?
Babasının işyerinde çalışırken Bambino

- Bengisu abla, yine gel ama saçların yine böyle olsun.
-Sen uzun saçı çok seviyorsun galiba.
Annesinin kısa ve kıvırcık saçlarına bakıp:
- Kıvırcık saçı da seviyorum (Ne şiş yansın ne kabap)
Sevgi Yumağı (Mavili Bambino :P )

-Anne, sen üzülme, ben üzülürüm senin yerine (Ağlayarak söylüyor, çok üzülmüş)
Anne üzülünce hemen ağlamaya başlıyor, hassas Bambino..

Dışarıda kendinden büyük abla görünce ağzı yüzü yamuluyor hemen. Ablaların bakmasına da gerek yok, varlıkları yeterli :)
Çiçekçi olmuş, çiçek satıyormuş

Dergiden çıkan yapıştırmaları yüzüne yapıştıran Bambino :)

- Uyumayalım anne, aç gözlerini.
- Gözlerim bana uyu diyor oğlum.
-Gözlerin öyle demesin anne.
Suluboya çalışmasını banyoya taşıyan Bambino
Su ile bir saate yakın oynuyor, hiç karışmıyoruz. Oyunum bitti deyince üstünü değiştiriyoruz ve banyoyu temizliyoruz.

- Oğlum, ben bugün işe gideceğim.
- Babam da gidecek mi anne?
-Yok gitmeyecek o.
- Sen de gidersen babam da giderse ben yalnız kalırım anne. Ne yaparım ben o zaman? (Acıklı bir ses tonu ile söyleniyor)
Sarıp sarmalar, içime geri sokasım gelir böyle anlarda..
Gittiğimiz bir evdeki bambu ormanına hayran olduk
 - Anne sana İspanyolca öğreteyim mi?
- Öğret oğlum.
-şabulapujulamacok.
-Ne demek bu?
-Pencere demek anne.
-Peki, teşekkürler.

Okunacaklar listesi kabarık
-İspanyolcanın adını çok seviyorum.... İtalyanca da güzel.
DEVAMINI OKU

27 Ocak 2014

Şöhret

Sağırlığı doğuştan değil, sonradandı.
Çocukken sağır olmuştu.
Genç kızken sevdiği erkekle kavuşamamış, hiç evlenmemişti sonrasında da.

Tek başına yaşardı.
Abisinin evinin yanında bir oda bir evi vardı.
Kendi pişirir, kendi yerdi.
Bahçesindeki ekşi elmaların tadını başka bir yerde bulamazdık.
Çok da kıymetliydi elmaları.
Her isteyene vermezdi.
Gerçi insanlar da kıyamazdı onun bahçesinden almaya.

Her yaz tatilinde giderdim yanına.
Ama evinde fazla vakit geçirmezdim, hemen anneannemin evine dönmek isterdim.
Çok heybetli bir kadındı.
Uzun boylu ve yapılıydı, güçlüydü.
Heybetinden korkardım.
Bir de çok bağırmak gerekirdi sözlerimi ona duyurabilmem için, çok hoşlanmazdım bundan.
Her gidişimde evine davet eder, bir sürü ikram teklifinde bulunurdu.
Cömertti.

Yazın kışlıklarını hazırlardı.
Kendine ve misafirlerine yetecek kadar yapardı.
Bahçesinde domates, biber, maydanoz, nane eksik olmazdı.
Ben çocukken öğleden sonraları evinin önünde kahvaltı yapardık, ikindi vakti.
Çömlek peyniri, demlenmiş çay, taze domates, biber, salatalık.
Bir de taze yufka ekmek.
Ne tatlı olurdu o kahvaltı.
Sininin etrafına yere oturup yerdik.
Arıları kovalaya kovalaya.

Akşamları dayım mısır getirirdi pazardan bazen.
Gece karanlığında közlerdik, yine onun bahçesinde.
Mis gibi kokardı o köz, o mısır.

Kat kat giyinirdi, yaz günü bile.
Ben tek katla bile terlerken o terlemezdi.
Biz gitmezsek o gelirdi anneannemlere.
Bir köşede oturur, olan biteni anlamaya çalışırdı.
Bazen işine geleni duyup işine gelmeyeni duymadığını düşünürdüm.

Dedem vefat edince anneanneme daha az gelir oldu.
Ama yine de gelirdi, duramazdı bir başına evinde.
Ne yapsın?

Dedemden sonra o bahçe hiç eskisi gibi olmadı.
Giderek bakımsızlaştı.
Sonra parsellendi, bölündü, paylaşıldı.
Eski tadı kalmadı.
Onun bahçesi de öyle.
O bahçeye gitmek eskisi gibi mutlu etmiyor beni, eskiyi düşünüp üzülüyorum.

Şöhret.. Annemin halası.. Çocukluğumun bir parçası..
Yaşlandıkça zorlaştı hayatı iyice.
Bahçe gibi onun hayatı da yıprandı.
Haftasonu anneanneme gidince ona uğradık.
Ben arabada Bambino ile oturdum, mecburen.
Annem ona aldıklarımızı bıraktı, döndü.
"İyi gördüm onu" dedi.
Ne kadar iyi olabilirse artık.
"Dua et öleyim" demiş anneme.
Ertesi gün öldü.
Biz Ankara'ya dönmüştük bile.

Onu görmediğime üzüldüm.
Helalleşseydim, onu görüp mutlu etseydim.
Keşke... Keşke...
Nur içinde git Şöhret Halam.
Nurlar içinde ol.
Mutlu ol.
Sevdiklerinde ol.

Gitti.. Çocukluğumdan bir parça daha..
Ah çocukluğum ah!
Ah halam ah!

DEVAMINI OKU

22 Ocak 2014

Hayat

Hayat karmaşık bu aralar.
Bir taraftan programlanmış robot gibi yaşadığımız günlük işler.
Diğer taraftan robot olmadığımızı kanıtlamak istercesine su yüzüne çıkan sorular.
Sorgulamalar.
Sonra tekrar programlanmış işler.
Bundan 2 sene sonra gelse yine aynı düzenin devam edeceğini bilmek.
Sistemin bir parçası olmak.
Ama sen olmadan da sistemin aynen devam edeceğini fark etmek.
İşyerinden ayrı kaldığım yaklaşık 3,5 seneden sonra geldiğim ilk gün sanki hiç gitmemişim gibi hissetmiştim.
Hiç bir şey değişmemiş neredeyse.
İşler aynı, düzen aynı. Yüzler hemen hemen aynı.
Olup olmamak fark etmiyor. Sistem aynen devam ediyor.
Bir fark yaratamamak, artı değerinin olmadığını bilmek bazen üzüyor.
Bazen de sürünün bir parçası olmak rahat hissettiriyor.

Robotlaşmış düzende yaşayıp giderken derinlere dokunan bir telefon geliyor.
"Anneannen gidiyor artık"
"Azraili bir kez atlattı. Sanırım ek süre istedi."
"Arkadakilere çok iş çıkartmamak için şimdi gitmek istemedi."
"3 ayları bekliyor. 3 aylar gelince gidecek."
"Ne kadar kaldı 3 aylara?"
"2 ay sonra. Nisan'da."
"Bir melek artık o."
Ağlayarak kapanan bir telefon.

"Sıralı olsun" da dense, "Torununun torununu gördü" de dense kar etmiyor. Ölümün yüzü soğuk.
Ağlamak böyle zamanda olmayacaksa ne zaman olacak?
İyi dilekler, dualar, niyet göndermeler.
Olacak olanın önüne geçmek değil maksat, olacak olan iyilikle, güzellikle dolu olsun, aydınlık, ferah olsun niyet.
Gelin gibi gidebilmek.
Gelin gönderir gibi gönderebilmek.
Gidip göreceğim inşallah dünya gözüyle bir kez daha, bu haftasonu.
Son mu olur, ne olur bilmem.

Bu düşünceler bir süreliğine geçiyor zihnimden.
Sonra başlıyorum robot gibi yaşamaya, kaldığım yerden.
Yapılacaklar listesi kabarık.
Çözülmesi gereken şeyler var.
Alınacaklar var.
Hayat devam ediyor.
Her koşulda, her halükarda. Her şeye rağmen.
Duygularımın düğmesini kapatmam lazım.
Hiç bir zaman yapamadığım şey.

DEVAMINI OKU

11 Ocak 2014

Hayır Diyebilen Çocuk Yetiştirmek

Sevgili Özgür Anne'nin yazısını izniyle burada paylaşıyorum.
Link vermektense aynen buraya almayı tercih ettim, linklerin akıbetinin ne olacağı belli olmuyor..
***

Çocuk yetiştirmek çok zor bir iş. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı. Yedir, içir, uyut, oyna. Akıllı olsun, başarılı olsun, ayaklarının üstünde durabilsin. Son dönem: Çok özgüvenli olsun.

Ama sanki çok daha önemli bir nokta var. Ahlaklı ve vicdanlı olabilecek mi? İnsan olabilecek mi? Birey olabilecek mi?

Bu üç soru çok bağımsız gibi gözüküyor ama bana göre aynı şeyi soruyor. Benim kızım/oğlum bir gün geldiğinde ahlaki da
vranabilecek mi? Ahlak diyince evlenmeden sevişecek mi gibi bir şey gelmiyor benim aklıma. Doğruluk, dürüstlük, haram lokma yememe... Evet de... İnsanın hiç farkında olmadan evet dediği şeyler ne olacak? Neye tepki gösterecek? Neyi kınayacak? Mesela savaşa karşı olabilir. Çocuklar ölmesin diyebilir, ne masum bir dilek değil mi... Çocukluk şarkısı gibi adeta... Bir dünyaaa bırakıın biz çocuklaaraa kirlenmiş olmasın gözyaşlarıylaaa... Ah ne masum.

Sonra ABD Irak'a gireceği zaman tezkere oylamasında eli havaya kalkan biri olabilir o çocuk mesela. Grup kararına uyabilir. Ama Saddam çok kötü bir insan. Hı hı. Zaten Vietnamlılar help help diye bağırmasa savaş çıkmazdı. Zaten diktatör devirmek için gönderiyoruz silahları. Çocuklar ağlamasın diye. Hı hı. Başka hiç gayemiz yok. Evet. Bir çocuk kadar masum, o el havaya kalkıyor mu, kalkmıyor mu?

İşte o el neden ve ne koşullarda havaya kalkıyor onu öğretmek gerekiyor. İnsan kendi başına akıllı, fakat bir gruba dahil oldu mu salaklaşan bir varlık. Bunu öğretebilir miyiz mesela? Yıllarca sosyal psikologların araştırma yaptıkları konularda bizim çocuğumuz nasıl davranır. Mesela ortaokuldaki din dersi öğretmeni aranızdan kimler mescit olsa namaz kılar sorusuna hiç de kılmayacakları halde kimler el kaldırır? Neden kaldırır? Mesela bir bakan çıkıp da, "efendim elbette bağımsız değildim bana söylenenleri yaptım" diyorsa mesela 2014 yılında Stanley Milgram mezarında ters dönmüş müdür? Çünkü Hitler'in SS subayları da "emirleri uyguluyordu".  Hangi ahlaki düzlemde "canım ben emirleri uygulamıştım" masum bir bahanedir? Hangi dinde?

İnsan olmak "o emiri"  uygulamamaktan geçiyor. Kalabalığa güruha HAYIR diyebildiğinde insan oluyor insan. Herkesin görmek istemediğini gördüğünde. Evet çok yalnız bir yer orası. Evet kalabalıklarla birlikte halay çekmek çok güzel. Herkesin küfrettiğine küfretmek çok konforlu. Ama ahlak ve vicdan orada oturmuyor.

Birey olmadan... Kendi eylemlerinin sorumluluğunu almadan hiç bir şey olunmuyor. Sırf cemaatin, sırf partin, sırf sana benzeyen insanlar bir şey söylüyor diye sen de söylüyorsan olmadı. Bireysel vicdanını susturdun. Çok da kolay yaptın bunu çünkü malesef beyin öyle çalışıyor. Şeytan dışarda değil.

Zaten şeytanın en büyük hilesi var olmadığına inandırması. Ben yapmadım miki yaptı. Ben yolsuzluk yapmadım annecim, paraları gelmiş evime koymuşlar. Ben hiç bir konuda özeleştiri yapamam çünkü hepsi dış mihrak. İki dua ettim oh tertemiz. Cemaatler sadece "the cemaat"den oluşmuyor. On kişi bir araya geldiğimizde saçmalamaya başlayan garip bir türüz biz. Kendi başımıza he demeyeceğimize, kitle olunca he he demeye başlıyoruz. İster tekamül de adına, ister kişisel gelişim de, ister gölgeyle yüzleşme de, ister şeytanla halleşme de. Eylem aynı.

O yolda yalnız yürüyebilecek cesaretin var mı? Aynadaki aksine bakıp kral çıplak diyebiliyor musun?

Bu eğitimi çocuklarımıza vermediğimiz sürece gelecekten hiç bir umudum yok. Hitler'in gaz odaları da tekrarlanır, dünyadaki "iyilik ve demokrasi adına" kadınların ve erkeklerin ırzına geçilip, çocukların öldürüleceği savaşlar da. Ama biz iyi taraftayız, onlar axis of evil. Evet sayın Bush. Öyle gerçekten. Ya da özentisi. Evet, biz iyiyiz. Onlar canavar. Biz meleğiz, onlar şeytan.

Cognitive dissonance denilen bir şey var. Beynimizin içindeki dalkavuk. İnançlarımıza ters düşen bir durumla karşılaştığımızda hemen yağ yakmaya başlıyor. İlk inançtan vazgeçemiyor, bugüne kadar savunmuşsun. Bir anda yanlış bu diyemiyorsun. Alıntılarsak :

"Festinger’e göre, bireyler inançlarını korumak için, gelen karşı görüşleri sansür ederler. Sadece inandıkları değerleri seçerler ve onları korurlar. Eğer bu karşıt görüşler arasında seçme zorunluluğu varsa en iyisini değil, kendisiyle en uyumlusunu seçerler. Bu açıdan bireyler faydacı bir anlayış güderler."
http://www.onurcoban.com/2011/09/bilissel-celiski-kuram.html

İçinde bir Olric, sürekli "ne güzel söylediniz efendimiz".

Özgür Bolat'ın konuyla ilgili yazısı: Tartışmayın diyor: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19607018.asp

Ben kendisine katılmıyorum.


Çok sevdiğim bir film vardır. Danimarka yapımı. Festen. Dogma'nın ilk örneklerinden biridir. İzlediğim günden beri etkisi geçmedi. Bir aile toplantısı. Çok sevilen babanın 60. yaş günü. Yalnız bir detay var ki baba çocukları küçükken taciz etmiş. Sadece ikizleri. Kız olanı intihar etmiş. Erkek olan ayağa kalkıyor ve bunu açıklıyor. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Eğer gündemi takip ediyorsanız şaşırmayacaksınız. Adamı evden atıyorlar. Yani suçluyu değil. Söyleyeni. Herkesin ilk tepkisi inanmamak. Çünkü bu yeni bilgiyi zihinleri alamıyor. Bilişsel Çelişki. Söyleyeni atmak daha kolay.

Pozantı cezaevinde ne oldu? Cezayı kim aldı?
http://www.bianet.org/bianet/bianet/136468-pozanti-cezaevi-nde-cocuklara-cinsel-istismar-iddiasi
https://eksisozluk.com/zeynep-kuris--3896384

İnsanoğlunun ilk tepkisi hasıraltı etmek ve ortaya çıkaranı ortadan kaldırmak. Filmde sonra ne oldu biliyor musunuz? Adam tekrar içeri girdi ve tekrar denedi. Tekrar denedi. Evin çalışanları birlik oldular, araba anahtarlarını sakladılar. İçeri kilitlediler hepsini. Tekrar anlattı. Filmi tekrar izlemek lazım, detayları uçmuş. Ama bir kırılma noktası var.

Bir nokta var ki artık bahanelerin işlemediği, gerçeklerin görmezden gelinemediği. Saklamaların işe yaramadığı. Ayağa kalkıp konuşanın öldürülmediği/hapse atılmadığı/itibarsızlaştırılmadığı. Bir çok kişinin aynı anda ayağa kalktığı bir an var. O an geldiğinde bütün bahaneler çöktüğünde vicdan ve ahlak ne diyecek?

Sizin çocuğunuz ne yapacak? Güruhla uygun adım mı yürüyecek? Yoksa ayağa kalkıp "hayır" diyebilecek mi?

O nedenle önce özgürlük. Çünkü "vicdanı hür" olmak ancak özgürlükle mümkün. Özgürlük olmadan, belada ortak, cezada ortak, günahta ortak, haramda ortaksın. Ve şeytan dışarıda değil.


"Cinayete ses çıkarmayan, caninin suç ortağıdır"
Cemil Meriç
DEVAMINI OKU

9 Ocak 2014

5 Dakikada Stresle Baş Etme Yöntemleri



"Stres dedigimiz şey, gerçeğin olduğundan farklı olmasını istememizden kaynaklanmaktadır."

Bir yerlerde okudum bunu, not almışım. Ne kadar da doğru bir söz. Deneyimleyince daha da iyi anlıyorum.

Peki çözüm ne?

Akışına bırakmalı ve her andan zevk almalı... Bakış açısını değiştirmeli...

Demesi kolay.
Yapması zor.

Her gün neredeyse her an stresle karşı karşıyayız. Trafik, şehir hayatı, ay sonunu getirme telaşı, çocuklar, medya, mahalle baskıları, işyeri problemleri, komşular... Liste uzar gider..

Öfkelenecek, endişelenecek hep birşeyler var.

Güzel haber şu ki, ne zaman bu duyguları yaşasak yapabileceğimiz bazı ufak şeyler var. Kendimizi iyi hissettirecek, kısacık da olsa bizi dengeye ulaştıracak ve daha akil düşünmemizi sağlayacak şeyler.

1- Siyah çikolata yemek: Glikoz şurubundan yapılmışlar değil, hakiki kakaodan yapılmış çikolata bünyemize iyi gelir. Tatlı yemek vücudumuza olumlu sinyaller gönderir, daha iyi hissederiz.

2- Nefes Egzersizleri: Burundan alıp verilen derin nefesler kan basıncımızı ve kalp atış hızımızı düşürür. Nefes alırken karnınızın şiştiğini hissedin.

3- Meditasyon: Meditasyon için illaki bağdaş kurup oturmak, mum yakmak ya da sakin müzikler dinlemeye gerek yok. Bunlar olusa daha iyi olur ama her zaman böyle ortam yaratmak olası değil. Meditasyon için en kestirme yol, omurganızın dik durumda olduğu bir pozisyonda olmanız ve nefesinize odaklanmanız. Sandalyede oturabilirsiniz. Derin nefesler alıp verin. Mümkünse gözünüzü kapatın. Sadece nefeslerinize odaklanmaya çalışın. Aklınıza gelen düşüncelere izin verin ama onlara takılmayın. Bırakın gelsinler ve geldikleri gibi gitsinler :) Siz nefes alıp vermeye devam edin. Birkaç dakika sonra bırakabilirsiniz, artık daha iyi hissetmeye başlayacaksınız. 

4- Lavanta yağı: Birkaç damla lavanta yağı rahatlamanıza yardımcı olur. Ben gece yatarken yastığımıza damlatıyorum, daha rahat uykuya dalmamıza yardımcı oluyor, huzur veriyor.

5- Hayal Kurmak: Birkaç dakikalığına aklınıza kendinizi mutlu hissettiğiniz şeyler getirin. Bu, gittiğiniz ve sevdiğiniz bir yer, tatil mekanı, aile ortamı ya da yapmaktan hoşlandığınız birşey olabilir. Zihninizde canlandırmak bile bilinçaltınıza sanki gerçekmiş gibi gelecek ve otomatikman vücuda olumlu sinyaller gönderecektir.

6- Adım Adım Tüm Vücudu Rahatlatma: Sıkça kullanılan bir rahatlama tekniği olan bu yöntemde, vücudunuzun her bir parçasını sırayla düşünerek düşündüğünüz yeri önce sıkıp sonra da gevşetme esasına dayanıyor. Ayaklarınızı olanca gücünüzle sıkın ve gevşetin, bacağınızı sıkın ve gevşetin, karnınızı sıkın ve gevşetin... şeklinde. Tüm vücudu tamamladığınızda daha iyi hissedeceksiniz.

7- 5 Dakika Yürümek: Yaptığınız herşeyi bırakıp 5 dakikalık bir yürüyüşe çıkın. Hareket vücudun endorfin salgılanmasına neden olacak, bu da sizi mutlu edecek.

8- Yoga Pozisyonu: Eğer imkanınız var ise, yere yatın ve bacaklarınızı duvara dik olarak yaslayın. Viparita Karani adı verilen bu pozisyon sakinleşmenize yardımcı olacak.
http://www.cnyhealingarts.com/wp-content/uploads/2011/02/Viparita-Karani.jpg 
9- Evcil Hayvana Sarılmak: Elinizin altında bir evcil hayvanınız varsa, ona dokunun, sarılın. Fiziksel temas sizdeki fazla elektriği atmanıza yol açacak ve hayatta daha önemli şeyler olduğunu hatırlatacak.

10- Arkadaşınızla konuşun: Dostlar böyle zamanlar için değil mi zaten? ;)

11- Dans Edin: İmkan varsa müziğin sesini açın ve kendinizi müziğe bırakın. 

12- Topraklanın: İmkan varsa ayağınızı ve ellerinizi toprağa değdirin ve bir süre bekleyin. Tüm negatif iyonlar toprağa geçecek ve nötr hale geleceksiniz.

13- Kucaklayın: İmkan dahilinde :) yakınınızda bulunan insanları kucaklayın. Kimseyi bulamazsanız kendinizi kucaklayın, bu bile daha iyi hissetmenize neden olacak.

14- Ilık Duş: Su hepimize iyi gelir. İmkan varsa kısa bir duş alın.

15- Şükredin: Her halükarda, hangi hal içinde olursanız olun, durun ve kısacık da olsa hayatınızdaki şeyler için şükredin. Şükredecek mutlaka birşeyler vardır. Sırf hayatta olmak, hayatı deneyimlemek bile şükür nedenidir.
DEVAMINI OKU

4 Ocak 2014

Bambino 39 Aylık


Bambino hızla büyümeye devam ediyor dostlar :)
Son ay içerisinde en çok uyku düzeni ile ilgili değişiklikler dikkatimi çekiyor.
Çektik, çok çektik, hala da çekiyoruz bu uyku konusunda.
Bambino uyurken emmeyi bırakma ve genel olarak emmeyi azaltma stratejimizi kendince protesto ediyor.
Bunu da kendi kontrol edebildiği bir değişken olan uyku saatleri konusunda değişiklik yaparak ortaya koyuyor.
20 Aralık'tan beri geceleri 23:30'dan önce uyuduğu çok nadir olmuştur.
Gece 12-1'e kadar oturabiliyor.
Bu da bizim düzenimizi alt üst ediyor tabi.
Birkaç gece Bambino ile oturup saat 10'dan sonra "Uyku, uyuyalım, gidelim yatağa" demekten dilimde tüy bitene kadar çabaladım.
Ama yok, "uykum yok, uyumayalım" dedikçe dedi bizimki.
Gerçekten de uyku belirtisi göstermiyordu işin ilginci.
Ama benim günde 7-8 saat uyumazsam balkabağına dönen bir bünyem var!
Ben de gece 10'dan sonra kitabımı alıp odama çekilmeye başladım.
Kojo da dayanabildiği kadar Bambino ile oturmaya devam etti.
Gece 23'ten sonra o da odaya gelip uyumaya başladı son günlerde.
Çünkü gerçekten dayanamıyoruz.
Karı-koca olarak 5 dk sohbet edemiyoruz yeminle.
Biz odaya gelince Bambino da odaya geliyor mecburen.
Gece 12'ye kadar ya da ne zaman uyuyacaksa o vakte kadar odada kah üstümüzde zıplıyor, kah kıyafet çekmecelerini boşaltıyor, kah okumamız için kitap ya da oynamak için oyuncaklar getiriyor.
Tabi biz de yarı uyuyor, yarı Bambinoyu gözlüyoruz yarı açık gözlerle.
Öğle uykularını kaldırmayı denedik, yine geç yattı.
Öğle uykularını erkene çektik, yine geç yattı.
Öğle uykusunun saatini azalttık, yine geç yattı.
Hala da geç yatıyor.
Biz bir çözüm bulamadık.
Karı koca sürünmeye devam ediyoruz.
Üstelik de yeni yatağında bir gece bile yatmadı, öğlenleri uyuyor sadece.
Gece üçümüz birlikte yer yatağında yatıyoruz...

Bambinonun ay dönümü yazısı şikayet portalına döndü ama ne yapayım, son aya damgasını vuran gelişme bu oldu!
Yorgun hissediyorum kendimi.
Uyuyor muyum, dinleniyor muyum belli değil.
Karı koca çalıştığımız için ve emme konusu çok çok aza indiği için tepki veriyor bizimki.
Farkındayız.
Bu dönem de geçer elbet...

Bambinonun incilerini yazmak istiyorum ama sıcağı sıcağına not almazsam hemen unutuveriyorum.
Bıcır bıcır konuşan, herşeyin neden-sonuç ilişkisini merak eden, kendince şarkılar söyleyip hikayeler anlatan küçük bir adam var bizim evde :)
Sohbet etmesi çok keyifli onunla.

Yeni yılın ilk günü sabah kalkınca ilk dileği "Londra'ya gitmek" olan küçük bir adam.
Sonrasında eve küçük bir bebeğin gelmesini dileyen bir küçük adam.
Yılbaşı gecesi işe gitmek yerine evde bilgisayardan çalışıp para kazanabileceğimi bana anlatan koca yürekli bir küçük adam. Yeni yıl dileği bu oldu bu kocaman küçük adamın...

"Koyu renkleri çok seviyorum. Açık renkleri sevmiyorum"
"E. çok küçük olduğu için paylaşmayı bilmiyor. Büyüyünce öğrenecek."
"Çayımın birazı kalsın burada. Sabaha kadar bozulmaz mı?"
"Önce Burhan amcaya gidelim. Sonra anneanneye gidelim. Akşam olunca da eve gideriz." (Haftasonu planımızı yaptı kendi kendine)
"Bugün bana sürpriz var mı?"
"Londra'ya hemen gidelim, şimdi!"
"Vınnnnnnn! Vınnnnnnnnnn! Çok hızlı giden bir arabayım ben"
"Küçük kanguru oldum ben (zıplıyor). Sen de büyük kanguru ol, birlikte zıplayalım. Şimdi kesenin içine gireceğim"(kucağıma atlayarak)
"Anne, saçın çok kötü oldu böyle" ('bad hair day' günümde, hemen fark etti bizimki)
"Karnımdan ses geliyor. Bana acıktığını söylüyor. Birşeyler yiyeyim hemen. Karnımı mutlu etmek istiyorum."
DEVAMINI OKU

31 Aralık 2013

2013'ün Son Yazısı


2013 yılı sert bir yıldı.
Enerji olarak çok sertti.
21.12.2012'den sonra başlayan yeni dönemde farkındalıklar arttı. Burada biraz anlatmıştım.
Yeni gelen sert enerjilere dayanabilenler devam etti, dayanamayanlar bir şekilde gittiler.
Öyle çok ani ve beklenmeyen kayıplar oldu ki bu sene..

Kişisel olarak ise, 2013 yılı benim farkındalığımın arttığı bir yıl oldu.
Hem kişisel hem mikro hem de makro hayatımda bilinç seviyesi olarak yükseldiğim, herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu idrak ettiğim bir yıl oldu.
Yeni arkadaşlar, yeni dünyalar, yeni mekanları hayatıma dahil ettiğim için çok mutluyum.
Tabi ki bu farkındalıklar okyanusta su damlası kadar ancak olmuştur.
Gidecek çok yol var.
Önemli olan keyifle yolculuk yapmak, süreçten zevk almak ve iyileştirmeleri kalıcı hale getirip  devam edebilmek.

2013'e nankörlük etmek istemiyorum ama 2014'ü heyecanla beklediğimi de itiraf edeyim.
Çift yılları daha çok seviyorum :)
Hele ki hayatımdaki dönüm noktalarının 4 yılda bir gerçekleştiğini düşününce 2014 için beklentilerimi ister istemez yükseltiyorum. Şu yazımda şöyle yazmışım:

"Cift sayi olan yillari daha bir seviyorum sanki: 2002 de mezun oldum ve ise basladim, 2006 da evlendim, 2008 de Ingiltere'ye gittim,  2010 da cocuk sahibi oldum! Bambino da 04.10.10 gibi cift sayili bir tarihte dogdu :))) "

2014 için öncelikle sağlık ve huzur diliyorum.
Bambino için kendine uygun bir okul, kojo için kendine uygun bir iş/görev, kendim için netlik diliyorum.
Esasında bundan daha spesifik olamıyorum.
Ne istediğimi bilmeyince tabi ki kimse bana yardımcı olamaz, farkındayım :)
Somutlaştıramıyorum, netleştiremiyorum.
İşte o nedenle netlik diliyorum kendim için :)

2013'ün son ayı yoğun ve yorucu geçti.
2014 güzel enerjilerle dolu geçsin.
Herkese gönlünden geçeni versin.

Yılbaşı kutlamıyorum ama herkesin aynı anda dilekler dilediği, güzel başlangıçlar için niyet ettiği bir zamanda bu bereketten nasiplenmek isterim elbette :)
Yeni yılınız kutlu, mutlu, musmutlu olsun dostlar! :)

Not: 2013 yılında tanıştığım ve hayatıma dahil ettiğim reiki, homeopati, renk danışmanlığı, bağışıklık sistemi diyeti (haşimato tiroit nedeniyle), glutensiz beslenmeye geçiş, human design ve kozmik enerjiyi buraya not etmek isterim. Bu konularla ilgili olarak benimle iletişime geçebilirsiniz.
DEVAMINI OKU

30 Aralık 2013

Tekerleme

 tekerleme Tekerleme Çeşitleri
Bambino tekerleme dinlemeyi çok seviyor.
Ben de yeni tekerlemeler öğrenmek için bir araştırma yaptım.
Tekerlemeler anonim sözler, bu nedenle kültür birikiminin bir ürünü.
Tekerleme okuyarak eskilerin yaşam tarzını, önceliklerini, dertlerini, eğlencelerini öğrenebiliyoruz.
Ne yalan söyleyeyim, bazı tekerlemeler oldukça travmatik.
Okudukça genlerimize işlemiş sorunlarımız olduğunu düşündüm.
Nesilden nesile aktarmışız bunları.

Beğendiğim bazı tekerlemeler burada.
Daha fazlası için (http://www.ilkokuma.com/tekerleme.htm) adresine ya da (http://www.bekirhoca.com/ogretmen/tekerlemeler.asp) adresine bakabilirsiniz.



KUZU
Kuzu kuzu me
Bin tepeme
Haydi gidelim
Ayşe teyzeme.     


YAĞMUR
Yağ yağ yağmur,
Teknede hamur,
Bahçede çamur,
Ver Allah'ım ver,
Sicim gibi yağmur. 


OYUN
Oooo.....
İğne battı,
Canımı yaktı,
Tombul kuş Arabaya koş.
Arabanın tekeri,
İstanbul'un şekeri.
Hop Hop altın top,
Bundan başka oyun yok.   

 
HANIM KIZI
Çın çın çınlamaca,
Hani bize limonata?
Limonata bitti,
Hanım kızı gitti.
Nereye gitti?
İstanbul'a gitti.
İstanbul'da ne yapacak?
Terlik pabuç alacak.
Terliği pabucu ne yapacak?
Düğünlerde,
Şıngır mıngır oynayacak. 


KEÇİLER
Ayşe Hanımın keçileri,
Hop hop hopluyor,
Arpa, saman istiyor,
Arpa, saman yok,
Kilimcide çok.
Kilimci kilim dokur,
İçinde bülbül okur.
İki kardeşim olsa,
Biri ay, biri yıldız,
Biri oğlan, biri kız,


EBE
Ebe ebe gel bize
Uzaktan vur elimize
Eğer vuramazsan
Ebesin ebe
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi,
Bunu sana kim dedi?
Diyen dedi on yedi
Yağlı böreği kim yedi?    


TAVUK
Pazara gidelim,
Bir tavuk alalım,
Pazara gidip,
Bir tavuk alıp ne yapalım?
Gıt gıdak diyelim.
Happur huppur,
Happur, huppur yiyelim.


TOP
Bir iki üç
Söylemesi güç
Sana verdim bir elma
Adını koydum Fatma
Hop hop hop
Bir büyük altın top    


 DEDE
Altı kere altı otuz altı
Dedemin sakalı yolda kaldı
Sakalını aldı dereye attı
Dedem sakalsız kaldı


KÜÇÜK DOSTUM
Küçük dostum gelsene
Ellerini versene
Ellerimizle şap şap
Ayaklarımızla rap rap
Bir şöyle, bir böyle
Dans edelim seninle. 


ELLERİM PARMAKLARIM
Sağ elimde beş parmak,
Sol elimde beş parmak
Say bak, say bak, say bak.
Hepsi eder on parmak.
Sen de istersen saymak
Say bak, say bak, say bak.
Hepsi eder on parmak.     


KOMŞU, KOMŞU
-Komşu, komşu !
-Hu, hu!
-Oğlun geldi mi?
-Geldi
-Ne getirdi?
-İnci, boncuk.
-Kime, kime?
-Sana, bana.
-Başka kime?
-Kara kediye
-Kara kedi nerede?
-Ağaca çıktı
-Ağaç nerede?
-Balta kesti
-Balta nerede?
-Suya düştü.
-Su nerede?
-İnek içti.
-İnek nerede?
-Dağa kaçtı.
-Dağ nerede?
-Yandı, bitti kül oldu


CAM
Bir cam
İki cam
Üç cam
Dört cam
Beş cam
Altı cam
Yedi cam
Sekiz cam
Dokuz cam
On cam
Bu da benim amcam.


EBE
Ebe ebe nerede
Su doldurur derede
Dere boyu çalılık
Derede olur balık
Oltamı attım,
Balığı tuttum.
Balık suya dalamaz,
Ebe beni bulamaz.
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi
Bunu kim dedi,
Diyen dedi on yedi,
Yağlı böreği kim yedi?




YAĞMUR
Yağ yağ yağmur,
Teknede hamur,
Bahçede çamur,
Ver Allah’ım ver,
Sicim gibi yağmur.


NEREDEN GELİRSİN?
Nerden gelirsin?
Zikzak kalesinden.
Ne gezersin?
Açlık belasından.
Nerde yattın?
Beyin konağında.
Altına ne serdiler?
Perde.
Desene kupkuru yerde.
Bıyıkların neden yağ oldu?
Bıldırcın eti yedim.
Bıldırcın yağlı mıydı?
Gökte uçarken gördüm.
Saçların neden ağardı?
Değirmenden geldim.
Değirmen dönüyor mu?
Zımbırtısını duydum.
Ayakların neden ıslandı?
Çaydan geçtim.
Çay derin miydi?
Köprüyü dolaştım,
İşte geldim sana ulaştım.



Al şu takatukaları, takatukacıya götür.
Takatukacı takatukaları takatukalamazsa,
takatukaları taka tukalatmadan geri getir.


Eller pekmezlenmiş de biz pekmezlenmemişiz.


Bir berber bir berbere
bre berber gel beraber
bir berber dükkanı açalım demiş.


Yağmur yağarsa raylar ıslanır, yağmur yağar saraylar ulanır.

Foto buradan


DEVAMINI OKU

29 Aralık 2013

Basel - İsviçre




İsviçre'deki son yeni durağımız Basel oldu.
Cenevre'den öğleden sonra ancak ayrılabildik ve Basel'e vardığımızda biraz yorulmuştuk.
Kiraladığımız evi bulup da güzelliğini görünce bir süre evde oyalanmaya karar verdik :)
Evin bahçesi

Tilt vardı evde, daha ne olsun :)
İlginç bir gece lambası
Hal böyle olunca Basel'i gezmemiz akşama kaldı.
Gezmeye başladıktan kısa bir süre sonra hava karardı ama şikayet etmedik çünkü öyle güzel ışıklandırmışlar ki görülecek yerleri, bayıldık, hayran kaldık.
Hiç beklemediğim kadar beğendim Basel'i.
Galiba Fransız bölgesinden sonra tekrar Alman bölgesine ulaşmak herşeyi etkiledi.
En şehrin içinde dolaşan yemekli vagonu beğendim. Restoran şeklinde düzenlenmiş bir vagon. Şehirde tur atıyor. 
Bence çok romantik :)
Basel'deki gecelememiz sonrası ertesi gün başlangıç noktasına dönüyoruz: Zürih'e. 
Böylece İsviçre gezimiz sona eriyor.






Şimdi biraz bilgi verme zamanı..



Basel, İsviçre`nin kuzeybatısında bulunan bir sınır şehridir. Şehre her gün ortalama 100.000 kişi gelir ve bu sayının içinde komşu ülkelerden çalışmak için gelen insanlar da bulunur. Şehrin içinden geçen Ren Nehri, şehri Büyük Basel ve Küçük Basel olarak ikiye ayırır. İki bölgeyi de birbirine bağlayan 5 köprü vardır. En meşhuru ise Rheinbrücke’dir.
Mittlere Rheinbrücke (Merkezi Orta Köprü): Burası şehir manzarasının çok güzel göründüğü bir yer. Ren nehri üzerindeki ilk köprüdür. 1226 yılında; kısmen ahşap ve kısmen taş olarak, Heinrich von Thun tarafından yapılmıştır.Üzerinde bulunduğu yolun önemi nedeniyle, uluslar arası önem kazanmıştır. Özellikle, 14.yüzyılda, köprü, uzun ticaret yolunun Ren nehri üzerinden geçişlerinde kullanılmıştır. Daha sonra, 1899 yılında başka bir köprü yapılır. Ancak: günümüzde görülen köprü: 1903-1905 yılları arasında, tamamen taş olarak tamamlanır. Günümüzde, köprünün hemen yanındaki iskelede, Ren nehri üzerinde, ilginç geziler sunan, kruvaziyer gemiler bulunuyor.
Kleinbasel Bölgesi (Küçük Basel): MÖ.13.yüzyılda, burası ayrı bir şehir olarak gündeme gelmiştir. Şehirdeki üst sınıf insanlar, yaygın olarak bu banliyöde yaşamışlardır. Günümüzde bile, burada, daha yoğun olarak yabancılar yaşamaktadır.
Grossbasel Bölgesi (Büyük Basel): Burası, nehrin öbür yanına göre, daha eski bir yerleşim yeridir. Şehir ile, eski katedral ve Pazar alanı ve Belediye binası arasında kalan alandır. 14.yüzyılda, şehrin merkezi burasıdır. Dar sokaklar ve caddelerde, tarihi yapılar arasında keyifli yürüyüşler yapabilirsiniz.
Münster Platz: Burası, kare bir meydan. Meydanda Münster Katedrali bulunuyor. Şehrin, en eski bölümünün merkezidir. Halka açıktır. Aslında bir Katolik katedrali olmasına rağmen, günümüzde bir Protestan kilisesi olarak kullanılıyor. Yapı 12.yüzyıldan bu yana pek az değişikliğe uğraması ile öne çıkıyor. Kırmızı kumtaşı duvarları, renkli kiremitleri ve ikiz kuleleriyle, şehrin bir  simgesi gibi  hemen öne çıkıyor. MÖ.15. yılında, Roma askerleri, Roma İmparatorluğu ve Cermen kabileleri arasındaki sınırda, Katedral Tepesi üzerinde bir askeri üs inşa ederler. Katedral, bu bölgenin hemen ortasında bulunuyor. 11.yüzyılın başında, İmparator Henry II. Şehre, bu muhteşem katedrali kazandırıyor. Henry katedrali olarak bilinen yapı, 1356 yılındaki depremde yıkılır ve daha sonra onarılır. 1529 yılında, Basel tamamen Protestan inanca döner. Piskopos şehri terk eder. Katedral yapısı, zengin tüccarlar tarafından satın alınır. 18.yüzyılda, neo-klasik barok  tarzda yeniden restorasyonu yapılır. Yapının cephesinde, dikkate değer “Romanesk heykel” çalışmaları görülebilir. Yapının iki tane kulesi var. Bunlardan 62 metre yükseklikte olanı, “St.Martin’s kulesi” 1500 yılında tamamlanmıştır. Diğer kule, yani “St.George’s kulesi”, 1356 yılındaki depremde yıkılmış ve 1492 yılında yeniden yapılmıştır. Yüksekliği 65 metredir. Yapının ana giriş kapısının üzerinde, mükemmel bir heykel gurubu var. İçeride 1536 yılında, Basel şehrinde ölen, ünlü eğitmen Erasmus’un anıtsal mezarını görebiliyorsunuz. Günümüzde bu bölge, her türlü etkinlik için kullanılan ve insanların tanışmak için kullandıkları bir açık alan olarak hizmet veriyor. 1529 yılında, Basel şehri, tamamen Protestan inanca döner. Piskopos ve katedral çalışanları, Basel şehrini terk ederler. Bunun üzerine, bu alan zengin tüccarlar tarafından satın alınır. Katedral meydanı şehir yönetiminin merkezi olarak kullanılır. Günümüzde dahi, bu alan, her türlü etkinlik ve insanların bir arada tanışmaları için kullanılmaktadır. Evet, katedralin hemen arkasında: Ren üzerindeki yüksek yere “Pfalz” deniliyor. Burası, Ren nehri üzerinde bir terastır. Kelime anlamı saray’dır Buradan muhteşem şehir manzarasını izlemek mümkün.Katedralden sonra doğu yönünde ilerleyerek, Theater str. üzerinden, Belediye Tiyatrosunun bulunduğu yere doğru yürüyorsunuz.
Stadt Theater (Belediye Tiyatrosu):1834 yılında kurulmuştur. İlk bina yapılış tarihi, neoklasik mimar Melchior Berri tarafından yapılmıştır. 1904 yılında bir yangın sonucu, bina tahrip olur ve 1909 yılında yeniden inşa edilir. Tiyatronun hemen ön tarafında bir yeşil alan var. Buradaki çeşmeyi görün.
Fasnachtsbrunnen-Tinguely Çeşmesi (Karnaval Çeşmesi): Bu çeşme, Jean Tinguely tarafından tasarlanmıştır. Çeşme, su püskürten 9 karakterin, mizahi temsiliyle ilgi çekiyor. 1975-1977 yılları arasında yapılmıştır. Heykellerle birlikte 10 çeşme, su havuzu ve heykeller bulunuyor. Alçak gerilimli motorlarıyla, su spreyleri havada hareket ediyorlar. 
Marktplatz: Burada, Pazar kuruluyor. Pazarda: taze sebze ve meyveler hergün satışa sunuluyor. Cumartesi sabahları oldukça kalabalıktır. Size önerim, buraya cumartesi sabahı gidin. Ayrıca, meydanda şehrin en etkileyici binası var.
Rathaus (Belediye Binası): Meydanın nehir yönünde bulunuyor. 16.yüzyıldan kalma, bir Rönesans sarayıdır. Yapının tamamı, parlak kırmızı renge boyalı. Yapıyı küçük ve yuvarlak kuleleri, kemerler, Rönesans tarzı pencereler ve bir altın çan süslüyor. Yani görüntü olarak, dev bir bebek evi ortaya çıkmış gibi. Özellikle iç avlu görülmeye değer. İç avluyu görmek için, rehberli turlara katılmanız gerekiyor. Burada, zamanında, romantik eğlenceler yapılıyormuş. Binanın büyük cephesi, mimar Hans Bock tarafından, 17.yüzyılda boyanmıştır. Kulesi ise, 1900 yılında ilave edilmiştir.Buradan, doğu yönünde ilerleyin. Üniversitat bölümünün hemen arkasında, tarihi bir yapı var.
Spalentor (Spalen Kapısı): Burası, 14.yüzyılda inşa edilen şehir surlarından, günümüze kalan tek bölüm, yani bir kapı bölümü. Kapı üzerinde bir saat kulesi ve iki yanında, nöbetçi kulübeleri bulunuyor. 15.yüzyılda eklenen, Meryem ve Aziz heykelleri de, güzel bir görüntü oluşturuyor. İsviçre’nin en güzel kapılarından birisidir. Günümüzde, yayalar tarafından kullanılıyor. Biraz önce söylediğim gibi, kapının iki yanında kuleler var. Birinci kule 28.15 metre yüksekliğinde ve 1842 yılında yapılmıştır. Spalentor’un çatı ucuna kadar olan yüksekliği ise 40.3 metredir.Spalentor’un üzerinde bulunduğu, Schützengraben, Holbeinplatz ve Leimen str. daha sonra sağa dönülerek, Steinenring caddelerini takip ettiğinizde bir hayvanat bahçesine ulaşacaksınız.
Zoologischer Garten (Hayvanat Bahçesi): 1874 yılında kurulmuştur. Şehir halkı, buraya “Zolli” ismini vermiştir. İsviçre’nin en çok ziyaret edilen yerlerinin başındadır. Mutlaka zaman ayırın ve gidin. Zaten, şehrin tam orta yerinde bulunuyor. Yürüyerek 5-10 dakika içinde ulaşabilirsiniz. Yılda, yaklaşık 1.7 milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Burası, kentin güneybatısında, tren istasyonu yakınlarındadır. Hemen arka bölümde, tren istasyonu var. Giriş ücretli. Ancak, çocuklar kadar, yetişkinlerin de ilgisini çekiyor. Büyük bir arazide: 600 türden, yaklaşık 6000 hayvan bulunuyor. Birçok hayvan, açık ve kapalı muhafazalarda kalıyorlar. Ülkedeki hayvanat bahçelerinin en büyüğü olarak öne çıkıyor. Bahçe içinde, 1874 yılında kurulmuş bir de Bilimsel Araştırma Enstitüsü var. Burada: goril, gergedan ve diğer türler, gözetim altında üretiliyor. Bu özelliğiyle de, Avrupa’da tek.





DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com