20 Haziran 2014

Harran - Şanlıurfa



Harran Ovası

Urfa Merkezi dolaştıktan sonra öğleden sonrayı Harran'ı görmeye ayırıyoruz.
Urfa-Harran arası yaklaşık 1 saat sürüyor.
Suriye sınırına çok yakınız, ufukta Suriye tarafı görülüyor giderken.
Suriyelilerin yerleştirildiği kampların yanından geçiyoruz.
Harran'a varınca gezebileceğimiz yerlere bakınıyoruz.
Ne bir tabela var, ne bir açıklama.
Rastgele giriyoruz sokaklara.



Harran'da görebileceğiniz yerler:
Ulu Camii Külliyesi - Dünya'nın ilk İslami Üniversitesi
Harran Kalesi
Harran Höyüğü
Kübik Evler / Konik Kubbeli Evler / Karınca Evleri


Konik kubbeli evler hala kullanılıyor.
Turistler için birkaç kubbeli evi restore edip ziyaret edilebilir hale getirmişler.
Avlusunda çay içip birşeyler atıştırabiliyorsunuz.
Yöresel kıyafetler giyip fotoğraf çektirebiliyorsunuz.
Arka tarafta deveye binip kısa bir tur atabiliyorsunuz.




Açıkçası Şanlıurfa'daki manevi atmosferden sonra Harran bana pek tat vermedi.
Ziyaret ettiğimiz konik evler dışında gezilebilecek pek bir yer yok Harran'da.
Çok turistik olmasına rağmen gereken ilgi gösterilmemiş Harran'a.
Açıklamalar yetersiz, işaretler yetersiz.
El yordamıyla ya da sora sora gidiyorsunuz.




Hele yanlışlıkla Harran'ın başka bir çıkışından çıkıp da "Hz Şuayb Makamı" diye küçük bir tabela görüp heyecanla peşinden gitmişliğimiz var ki, tam macera.
Tabelanın gösterdiği istikamette gittik, gittik, gittik.
Yol giderek daralmaya başladı.
Sonunda asfalt yol bitti, toprak yola dönüştü.
Biz hala umutluyuz, göreceğimiz şeyler için heyecanlanıyoruz.
Ama ufka bakınca tarladan başka şey görünmüyor.
Yine de devam ediyoruz daracık toprak yoldan.
Tozun dumanın içinde ilerlerken yol bir anda daracık bir hale gelip bitiveriyor.
Şaka gibi!
Önümüz tamamen tarla. Yol yok! Yürümek için bile yol yok!
Tabela falan zaten yok.
Mecburen geri dönüyoruz, yaklaşık yarım saatlik azimli yol alıştan sonra.
Siz siz olun "Hz Şuayb Makamı" tabelasını takip etmeyin.
İnanılır gibi değil.
Gerçekten ülkemizdeki turizm için yapılanlar (ya da yapılmayanlar) hayret verici!
Onca turistin ziyaret ettiği yerler bunlar, öyle ücra yerler değil ki!
Tanıtım faaliyetleri konusunda yapılması gereken öyle çok şey var ki. Hem de çok maliyetli olmayan gereklilikler bunlar. Ah ben yetkili olacaktım ki!..
DEVAMINI OKU

18 Haziran 2014

Peygamberler Şehri Şanlıurfa

 
 
Yeşil ve şirin Adıyaman'dan ayrılıp Peygamberler Şehri Şanlıurfa'ya yola çıkıyoruz ertesi gün.
Mayıs ayı gezmek için harika bir ay bence, ilkbaharın sonları hava yeterince ısınmış oluyor ama bir yandan da her yer yemyeşil, sular çağlayarak akıyor. Tabiatı seyrederek yol almak müthiş keyifli.

Şanlıurfa'ya varınca direkt Balıklıgöl'e gidiyoruz. Tabi öncesinde Bambino için bir ihtiyaç molası veriyoruz :)

Şanlıurfa için gezilecek yerler:
Balıklıgöl (Halil-ül Rahman Gölü - Ayn Zeliha Gölü)
Makam Camii - Hz İbrahim Makamı
Rızvaniye Camii
Mevledi Halil Camii
Panoramik Urfa Kalesi
Tarihi çarşılar (Sipahiler, Hüseyinciler, Bakırcılar, İsotçular)
Gümrük Han (Eşkıya Filminden)
Hasan Paşa Camii
Hz Eyüp Makamı (Çile Kuyusu ve Hz Eyüp'ün 40 yıl çile çektiği yer)
Göbeklitepe



Hz Eyüp Makamı ve Göbeklitepe hariç diğerleri yürüme mesafesinde ve hatta ilk dört yer aynı kampüs içinde. Ziyaret edilecek yerlerin çevresinde çay bahçeleri ve bol bol yeşil alan var. Devasa ağaçların gölgesinde serinlemek harika :)

Sonuçta Urfa merkezi gezmeniz için yarım gün oldukça yeterli bir zaman.

Ancak bizim gibi hele de Cuma günü Peygamberler Şehri'ne geldiyseniz ve o enerjiyi daha fazla hissetmek isterseniz kalış sürenizi uzatabilirsiniz.




Cuma günü olması nedeniyle gezdiğimiz tüm bu yerler oldukça kalabalıktı. Cuma Namazı için akın akın gelen insanlar namazdan sonra şehrin dört bir yanına dağıldı. Gezmeye gelenler, çocuklar, turistler.. Her renkten, her dilden insan vardı ortamda. Böyle renkli görüntüleri görünce uzun süre çıkmak istemedik Balıklıgöl'den. Bir yere oturup insan manzaraları seyrettik bol bol.








Karnımız acıkınca zorunlu olarak çıkıp çarşıların içine daldık. Rastgele dolaşıp gözümüze kestirdiğimiz bir yerde yemek yedik. Urfa mutfağı et üzerine kurulu. Yemeğin üstüne çayı Gümrük Han'da içtik.




Yemekten sonra Bambino arabada uyuyakaldı. Biz de kojoyla nöbetleşe olarak Eyüp Peygamber Makamı'nı ziyaret ettik. Orası da çok kalabalıktı. Eyüp peygamber'in çile çektiği yere inen daracık merdivenler insanlarla dolup taşmıştı. Sırada bir süre bekledikten sonra Bambino uyanır diye aşağı inemeden döndüm. Avluda şifalı olduğu rivayet edilen sudan bol bol içtim, dua ettim ve ayrıldım.





DEVAMINI OKU

12 Haziran 2014

Nemrut Dağı - Adıyaman


Mayıs ayının başında yaptığımız Adıyaman- Şanlıurfa-Mardin-Batman gezimizin ilk durağı ile başlıyorum.

Adıyaman havaalanına inip kiraladığımız aracı alıp önce şehir merkezine gidiyoruz.
Merkez Çarşıda yemek yiyip Kahta yoluna düşüyoruz.
Adıyaman-Nemrut arası yaklaşık 80 km.
Tabi düz yolda gitseniz bu mesafeyi en geç 1,5 saatte alırsınız.
Biz de böyle düşünüp güzel güzel, manzarayı izleye izleye gidiyoruz.
Kahta'ya varınca tabelaları takip edip Nemrut Yolu'na sapıyoruz.
Yol üzerinde Cendere Köprüsü var, dönüşte gezelim diyerek önünden geçip gidiyoruz.
Yol önce şeritlerle bölünmüş haldeyken ilerledikçe gidiş geliş haline geliyor.
Daha sonra tek şeritlik tali bir yola dönüyoruz.
Virajlarla dolu daracık yolda bir süre sonra Nemrut tabelalarını görmemeye başlıyoruz.
Birkaç yol ayrımında içgüdülerimize güvenerek seçimler yaptığımız bile oluyor.
Bu arada benzin ibresi kırmızı ikaz ışığını yakıyor, hayırlısı diyerek devam ediyoruz.
Yokuş yukarı çıkıyoruz bu arada, sonuçta Nemrut 2150 metre yüksekliğinde bir dağ.
Virajlar, dar yollar, tabelaların olmaması, yokuş yukarı tırmanmak, mıcırlarla baş etmek, yoldaki çukurlarla mücadele, yol üzerinde herhangi bir konaklama vs. yerinin neredeyse olmayışı (olsa bile park edecek yer yok, tek şerit gidiyorsun) bizim hiç beklemediğimiz şeyler.
Tam bir macera.

Avrupa'nın en yüksek zirvesi Jungfraujoch'a (3500 metre) güle oynaya, güven içinde çıkmıştık.
Burada, kendi memleketimizdeki halimiz şaka gibi.
Biz yukarıya varana kadar vakit epey geçiyor.
Anlaşılan güneşin batışını da yukarıda izleyeceğiz. İyi haber :)
Bir yere varınca "Nemrut Milli Parkı'na Hoşgeldiniz" diye bir tabela karşılıyor bizi ve girişte para ödüyoruz.
Para ödemekte sorun yok ama aldığımız herhangi bir hizmet olmadığı için sonradan bana çok koyuyor bu durum.
Uyduruk bir Milli Park girişi yapılmış, girdikten sonra arabayla tırmanmaya devam ediyorsunuz.
Tuvalet yok, konaklama yeri yok.
Yol bir nebze düzeliyor, genişliyor.
Dağa tırmanma noktasına vardığımızda arabamızı park edip başlıyoruz tırmanmaya.
Gitmeden önce okuyup araştırdığım için tedarikliyiz.
Yanımızda atıştırmalıklar, kafamızda bereler, elimizde eldivenler, boynumuzda şal/atkı, en kalın giysilerimizle yola çıkıyoruz.
Bizden sonra gelen tur otobüslerinden incecik giyimli insanlar iniyor, bir kısmı zirveye varamadan geri dönmek zorunda kalıyor.
Aklınızda olsun yani.

Kıvırılarak giden bir patikadayız.
Tur katılımcıları ile karıştık, kalabalık bir grup olarak tırmanıyoruz.
İsteyen eşeklerle tırmanabiliyor.
Bir yere kadar taştan merdivenler ve yol yapılmış, yürümesi bir nebze kolay.
Ancak merdivenlerin diğer tarafı uçurum olmaya başlıyor bir süre sonra.
Biraz daha ilerleyince taş merdivenler bitiyor, taşlardan daracık bir patikada yürümeye başlıyorsunuz.
Patikanın bir tarafı bildiğiniz uçurum.
Herhangi bir güvenlik önlemi yok.
Zaten yol boyu ya da tepede herhangi bir görevli de yok.
Rüzgar inanılmaz bir hızda esiyor.
Durup dinlenenler çoğalıyor.
Vazgeçip aşağıya inmeye başlayanları görüyoruz.
Dik yokuş, daracık patika, taşların üzerinde cambazlık yaparak düşmeden yürüyebilmek, insanın yüzünü kesen deli bir rüzgar...
"Böyle relazet olmaz. İşkence mi bu?" diye söylenerek inenler var.
Bazıları da "Umarım çıktığımıza değer" diyerek devam etme gayretinde.

Normalde bile böyle meşakkatli bir şekilde çıkılan zirvede bizim yaşadıklarımız ise biraz daha farklı.

Arabayı park edip tırmanma yolunun başına vardığımızda Bambino hayal kırıklığına uğruyor.
"Anne burada hiç ev yok"
"Ben üşüyorum, kapalı bir yere gitmek istiyorum"
Kojo ile ben girişteki çay-kahve içilen alanda Bambinoyu ikna etmeye çabalıyoruz.
Yukarıda göreceğimiz güzel heykelleri anlatıp yola çıkıyoruz.
Bambino biraz ilerledikten sonra rüzgardan çok rahatsız olmaya başlıyor.
"Anne çok rüzgar esiyor"
"Evet oğlum"
Takati kesilen oğlanı slinge koyuyorum.
Sırtımda 15 kg ile tırmanmaya başlıyorum.

Bambinodan başka küçük çocuk yok bu arada.
Dönüşte bir küçük çocuk görüyoruz, o da yabancıymış.
Tur katılımcıları ile sohbet halinde ilerlediğimiz için yorumların gelmesi gecikmiyor:

"Evladım yok muydu bu çocuğun anneannesi, babannesi? Bıraksaydınız da gelseydiniz?"
"Yazık bu çocuğa"
"Ay ben kendimi zor taşıyorum, koca çocuğu nasıl taşıyorsun? Yazık sana."
"Al oğlum sana şeker vereyim"
"Bu yaşta Nemrut'a çıkıyorsun, ne güzel bak"
"Ama ağlama, erkek adam ağlar mı?"
"Annesi bu çocuk niye böyle yapıyor ki?"
"Evladım bana verin, ben bakayım çocuğa, siz çıkın gelin. Biz bekleriz sizi burada"
"Ne işi var bu çocuğun burada?"

Olumlu olumsuz tüm söylenenlere cevap bile veremiyorum, nefes nefese tırmanıştayım çünkü.
Benim bir yerden sonra halim kalmıyor, Bambinoyu kojoya devredeceğim.
Ama Bambino ısrarla benim kendisini taşımamı istiyor.
Bir yandan da "Bacağım açıldı", "Oramdan soğuk giriyor", "Dönelim anne", "Ben eve girmek istiyorum", "Üşüdüm" diye isyanlarda.
Ağlayan oğlumu sakinleştirmenin bir yolunu bulamıyorum.
Mantıklı konuşma noktasını çoktan geçtik çünkü.
Ve yapabileceğim birşey yok.
Etrafta sığınacak hiçbir şey yok.
Yardım alacak bir yer yok.
Kısa vadede yürümekten başka çarem yok.
O sırada Bambinonun tuvaleti geliyor.
Mecburen slingden çıkarıyorum.
Oracığa tuvaletini yapıyor.
Sonra slinge binmeyi de reddediyor.
Kriz daha da büyüyor.
Olduğumuz yerde kalakalıyoruz.
Orta noktayı geçtik. Bu kadar gelmişken tamamlamak daha kolay görünüyor.
Ama öyle bir yorulmuşum ki, oracığa oturuyorum.
Bambino ona da ağlıyor. Oturmamı istemiyor.
Neyseki kalın giyinmiştik, çok üşümüyorum ama rüzgar nefesimizi fena kesiyor.
Bambino ile öylece kalıyoruz.
Bizi geçen insanlar tekrar başlıyorlar yukarıdaki gibi yorumlara.
Kojo bir ara dağılıyor, Bambinoya bağırıyor.
Tabi ki işe yaramıyor.
Kojo "Sen git biz dönelim" diyor.
Bambino onu da kabul etmiyor.
Hep birlikte dönelim istiyor.
Bir ara "Ne yapıyorum ki ben, haydi dönelim, değmez" diyorum.
O sırada kojo cesaretleniyor ve Bambinoya "Biz buraya bu dağa çıkmak ve yukarıdaki güzellikleri görmek için geldik. Şimdi birlikte yukarı çıkacağız ve güzel heykelleri izleyeceğiz. Sonra aşağı inip arabamıza bineceğiz ve gideceğiz" diyor ve hep birlikte tekrar tırmanmaya başlıyoruz.
Bambino hem ağlıyor hem benim kucağımda yukarı tırmanıyor.
Slinge binmeyi reddediyor.
Kucağımda 15 kg taşırken önümü görmem epey zorlaşıyor.
Aksi gibi tırmandıkça yol daralıyor, taşlar küçülüyor ve rüzgar bir kat daha acı esmeye başlıyor.
Bu şekilde heykellerin olduğu düzlüğe ulaşıyoruz.
Herkes bizi tebrik ediyor :)
Ben kollarımı ve bacaklarımı hissetmiyorum.
Bambino bir süre kucağımdan iniyor.

"Tamam, geldik işte, kendimizi tebrik edelim" diyerek neşelenmeye çalışıyorum.
2150 metre yükseklikteyim.
Dağın tepesinde olmak, uçsuz bucaksız tepeleri izlemek, ufka bakmak, gökyüzünü seyretmek bile başlı başına bana haz veriyor.
Özgürlük hissi bu.
Biliyorum, çok tanıdık.
Ve hiçlik. Kainatta bir hiç olduğumu idrak ediyorum bir kez daha.
Öyle heybetli ki dağlar.
Öyle çetin ki şartlar.
"Ben kimim ki?" diyorum içimden.
Boşluk.. Hiçlik.. Acizlik..
Müthiş bir his.
Dağlardan aldğım ilham hep bu oluyor.
Norveç Fiyortları da bana böyle hissettirmişti, hatırlıyorum. 

Piramitin temsili hali. En üst sırada Tanrılar oturuyor.

Ancak itiraf edeyim, Kommagene Krallığının ihtişamlı heykelleri televizyonlarda ya da afişlerde gördüklerimden çok uzak geliyor bana.
Oradakiler de bu konuda hemfikirler.
Bir kısmı tadilat nedeniyle paravanlarla çevrilmiş zaten.
Hepsini göremiyoruz.
Kalanlar ise bakımsız, harap ve soluk görünüyorlar.
Yine de fotoğraf çektiriyoruz.
Onca yolu bunun için geldik, evet.
Ama ne yazık ki Kommagene ruhunu, heykellerin yapılış amaçlarını, o devirdeki ruh halini anlayamıyorum. O düzeye gelemiyorum.
Tanıtım konusunda öyle kötü bir durumdayız ki.
Elimizdeki hazineleri ne koruyoruz ne de gerektiği şekilde sergileyebiliyoruz.
Halbuki ne hikayeler vardı heykellerle ilgili, ne çok anlatılacak şey.
O ruhu yaşatma gibi bir gayemiz olmadığı için öylece bırakmışız gibi geliyor bana.

Çıktığımız tepenin diğer tarafında batı terası var.
Burada güneşin batışı izleniyor.

Açıkçası beklentilerimin çok altında bir yer oldu Nemrut.
Doğa olarak değil elbette ama hizmet anlamında, tanıtım anlamında, güvenlik anlamında, yönlendirme anlamında..

Her halükarda, Nemrut Dağı hakkında ve Kommagene İmparatorluğu hakkında bilgi edinmek isterseniz buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz. 

Bu da bizim deneyimimizdi.
Gittik mi gittik, evet.
Zirveye çıktık mı çıktık, evet.
Bir daha gider miyim? Tercihimi başka yerden yana kullanmak isterim.
:)

Harita buradan, temsili foto buradan
DEVAMINI OKU

4 Haziran 2014

Bambino 44 Aylık

Zaman.. Hızlı geçen zaman.. Görüp tutamadığımız zaman.. Zalim demeye dilim varmıyor senin için.. Ama bazen dursan diyorum.. Ne iyi olur..

Bambino 44 aylık oldu bile.
Son ayımız alerji gündeminin etkisi altında geçti.
Yavrum, her hafta, bazı haftalar birkaç günde bir doktora gitmekten yoruldu.
Tüm doktorlarda kuzu kuzu oturuyor, ilk defa gidilen bir yerse biraz çekingen.
Tanıdığı yerlerde bizi o götürüyor her yere.
Havaların yağışlı ve kapalı olması en çok bizi sevindirdi sanırım.
Yağdıkça havadaki polen ve tozlar yere iniyor, ortalık duruluyor.
Tabi Bambinonun alerjisi de.
Bazen geceleri ardı ardına hapşurarak uyanıyor.
Burnu temizlenince hemen tekrar dalıyor.
Geceleri tuvalete kalkmaya başladı ufak ufak.
Önceleri hiç kalkmıyordu. Kalkmayınca da kazalar oluyordu.
Kaza olunca hiç tepki vermiyorum.
Yapılması gerekenleri çabucak yapıp tekrar yatmasını sağlıyorum.
Hiç söylenmiyorum, iğnelemiyorum.
Olacak, gayet normal.
Zaten kendi kendine kötü hissediyor kaza olunca, fıtrat gereği.
Onun yükü ona yetiyor, fazla bile geliyor.
Yalnız bir defasında tuvaletten sonra el yıkamayı reddetti, uykusu açılıyor diye sanırım.
Ben de elini sabunla yıkaması konusunda ısrar ettim, kural bu dedim.
45 dakika banyoda katıla katıla ağladı.
Kojo uyandı, beni uyandırdın diyerek Bambinoya kızdı.
Hiçbir işe yaramadı tabi onun kızması.
45 dakika banyoda klozet üstünce oturduk, Bambino kucağımda.
Elini sabunla yıkamak istemezmiş, öyle de temiz olurmuş.
Öyle olmayacağını söyledim ve o yıkamazsa ben yıkayacağım diye uyardım.
Yıkamamakta ısrar edince tuttum kendim yıkadım ellerini.
15-20 dk da öyle ağladı, zorla elimi yıkadın diye.
Ağlaması bitince yatağa gittik ve 2 dk içinde uyuduk.

Oluyor öyle arada.

Sakin kalabildiğim ölçüde sorunsuz atlatıyoruz.
Tabi ki ağlayacak, hayal kırıklığını belli edecek.
Ama kural varsa ona da uyulacak.
Genelde temizlik konusunda yaşıyoruz bunu.
Alerji nedeniyle ellerinin ve burnunun temizliği çok daha önemli bu aralar.
Elini yıkamadığında ya da eli kirliyken gözünü kaşıdığında tepkimi koyuyorum açıkça.
Bazen yıpratıcı oluyor durumlar.
Bazen de orta yol bulunuyor.
Öyle öyle idare ediyoruz işte.

Dün bir yerde okumuştum, evdeki ilişkilerde 5:1 kuralı uygulandığı sürece ilişkiler sağlıklı yürürmüş.
Yani karşınızdakine bir defa kızdıysanız, bağırıp çağırdıysanız, beş defa olumlu davranışta bulunarak bunu telafi edebiliyormuşuz. Güzel bir davranışta bunu dile getirmek, nezaket ve sevgi sözcüklerini kullanmak gibi.

İşyerinde bu oran 10:1 imiş. 10 güzel davranışa karşılık 1 olumsuz davranış tolere edilebilirmiş.

Neyse..

Son hafta içinde Bambinoya bir yaşama sevinci geldi, anlatamam.
Yani hep vardı ama duyguları dalgalı seyrediyordu, hepimiz gibi.
Son hafta içinde ise başına ne gelirse gelsin neşesini %90 korumaya başladı.
Sabahları çok neşeli uyanıyor, yanıma gelip rüyalarını anlatıyor.
Kahvaltıyı birlikte yapıyoruz.
Oyun oynuyoruz, benim hazırlanmamı izliyor, bazen yardım ediyor. Takı falan seçiyor bana :))
Sonra beni evden "Gudbay, baybay, hayırlı işler, hayırlı kurslar (anneanneye söylerken diline doladı), güle güle git, çabuk git, çabuk gel" mantrasını tekrarlayarak gönderiyor. Ben çıkar çıkmaz "Babba kalk, annem gitti" diyerek babasını uyandırıyor :)
Günlük rutini aynen devam. Kahvaltı+evde serbest zaman+parka gitmece+eve gelip yemek yemece+uyku+ikindi öğünü+kitap ve oyun+anne-babanın gelişi+yatana kadar oyun ya da dışarı çıkmaca. Akşam yemeğinin zamanı değişken olabiliyor.
Alerji nedeniyle bu rutine günlük banyolar eklendi.
Eve gelince üstü değişiyor, polenler giysilere yapışırmış. Burun deliklerinin içinde birikirmiş. E Bambinonun saçları da kıvırcık olunca, banyo yaptırma elzem hale geliyor.

Bambino neşeli olunca ben de kendimi daha enerjik hissediyorum. Vicdan azabı durumları çok nadir yaşanıyor. Çok şükür, bin şükür.

"Anne, şimşek çakınca kendimi tehlikede hissediyorum."
Öyle dumur edici sözleri var ki, şimdi aklıma bir tek bu cümle geldi. Not alayım diyorum, anı kaçırıveriyorum. Aklıma geldikçe yazarım.

DEVAMINI OKU

23 Mayıs 2014

Alerji - Reloaded


Bu blogu iyi ki tutuyorum dediğim anlardan birini daha yaşıyorum sayın okuyucular!

Geçen sene Bambinonun şu halini bloga koyup başımıza gelenleri yazmışım. Yukarıdaki foto geçen seneden.

Bu sene, yine aynı tarihlerde, hatta belki biraz daha önce (4 Mayıs günü başlamıştı), yine aynı belirtiler kendini gösterdi.
Müthiş bir göz kaşıntısı, kaşıdıkça gözünün kanlanması, sonra göz altının şişmesi ve renk değiştirmesi. 1 dakikalık bir kaşıma sonucu kıpkırmızı olan gözler. Hafif şeffaf bir sulanma. Çapak yok. Burnun içi şiş. Dıştan normal görünüyor ama devamlı tıkalı, nefes alamıyor ve ağzı açık dolaşıyor. Burun akıyor, genelde şeffaf renkli, hapşıruk krizleri geliyor, arka arkaya abartısız 20 kere hapşırdığı oluyor, o zaman sarı bir sıvı geliyor burnundan.

Ellerinin temizliğine dikkat ediyoruz, dışarı çıkınca gözlük taktırıyoruz. Bol bol soğuk su ile gözlerini yıkıyoruz. Sıcak hiç iyi gelmiyor, bir de uykudan uyanınca çok oluyor. Sabaha dinlenmiş olur diyoruz ama kalktığında çok fazla kaşınıyor gözleri.

Geçen sene yanlış tedavi uygulanmıştı ve alerjiden çok böcek sokması diye düşünülmüştü.
Bu yıl alerji olması daha olası görünüyor.

Doktora gidiyoruz, o da bizi teyit ediyor.
15 Haziran'a kadar polen geçişlerinin yoğun olduğunu ve muhtemelen polen alerjisi olduğunu söyleyerek bir göz damlası bir de burun spreyi veriyor bize.
Onları kullanınca biraz rahatlıyor Bambino.

Aradan 1 hafta geçiyor, 22 Mayıs günü tekrar çok şiddetli bir atak geçiriyor. Fatma Teyzesi ılık duş aldırıp ilaçlarını uyguluyor. Akşamına acilde buluyoruz kendimizi. Kortizonlu ilaç ve antihistaminik veriliyor. Hastanede gözetim altında kalıp sonra eve dönüyoruz.

Hatırlıyorum, Bambino 2012 yılının Mayıs ayında benzer birşey yaşamıştı, bu kadar şiddetli olmasa da. Buradan okuyun, buyrun. Orada da doktor böcek sokması olabilir diyerek göndermişti bizi. Şimdi anlıyorum, parçalar ancak oturdu yerine!

3 senedir aynı tarihlerde benzer şeyler yaşanıyorsa bu böcek sokması olamaz..
Alerjinin bir başka boyutu yaşadığımız.

Alerjileri kökten tedavi etmenin yolu bağırsak florasını iyileştirmek ve bağışıklığı güçlendirmekten geçiyor. Bu da uzun ve meşakkatli bir yol. Bu yolda şimdilik yılmadan yürüyoruz ama psikolojik olarak yıpratıcı ve kaygı verici bir süreç. Bir yandan çevreye neyi neden yaptığımızı izah etmek ve şüpheci ya da "Hastalık hastası olmuşsunuz" gibi bir tavırla yaklaşanlara karşı sağlam durmak; diğer yandan da "Ya işe yaramazsa ne olacak?" diye içten gelen şeytan dürtmelerine kulak tıkayabilmek gerçekten kolay değil.

Anlaşılan bu da Bambino ve benim sınavım. Zira benzer şeyleri ben de yıllarca yaşadım ve sorunun kaynağını yeni yeni keşfediyorum. Bambino ile birlikte ben de benzer bir tedavi uyguluyorum. Farkımız, benim polen alerjilerimin olmayışı.

Bu yazıyı yazmamın temel sebebi, geçen sene yaşadıklarımızı tam olarak hatırlamayışım ve "Bloga yazmışsam oradan bulayım" diyerek buraya gelişim. İyi ki yazmışım, iyi ki fotolamışım. Bunu görünce şu anda yaşadıklarımızı da not alayım istedim, sıcağı sıcağına.
Yoksa, çoğumuz gibi elim kalkmıyor yazı yazmaya, birşeyler söylemeye. "Ferim kalmadı" derler ya, aynı toplumsal duyguyu paylaşıyorum. Bugünlerde yazan blogger arkadaşlarıma aynen katılıyorum.
DEVAMINI OKU

4 Mayıs 2014

Bambino 43 Aylık

Bambinonun ay dönümü yazısı arada kaynadı bu defa; malum, hayat benim için sadece burnumdan ibaret bu aralar.
Bambino evde olduğum bu son ay içinde çok mutluydu.
Onun rutini bozulmasın diye işe gidiyor gibi yaptım ama geç gittim. Saat 10-10:30 gibi çıktım evden, bazen anneme gittim, bazen en yakındaki kafeye. Bambino her gün teyzesi ile parka gider, saat 11 gibi giderler, 14 gibi gelirler.
Bazen onlar gittikten sonra eve geri döndüm ve dinlendim.
Bazı günler Bambino ile birlikte yattık öğlen uykusuna.
Ama olabildiğince uykudan uyanınca yanında olmaya çalıştım.
Uyanınca beni karşısında görünce öyle mutlu oluyor ki, onu öyle görmek beni uçuruyor :)
Tabi ben de Bambino da bu düzene çok güzel alıştık.
Şimdi öyle zor geliyor ki o uyurken evden çıkması ve akşam olunca eve dönmesi.
Neyse, buna da şükür.
Hiç böyle bir fırsatımız da olmayabilirdi.

Bambino son ay içinde inatçılığını ve kurallara bağlılığını defalarca ortaya koydu.
"Çorap giymeden ayakkabı giyilmez" kuralını oturtmuş kafasında, mümkün değil çorapsız ayakkabı giydirmek.
Bir defasında ıslak çoraplarını değiştirelim dedik ama yanımızda yedek çorap yoktu.
Çıplak ayak gitti de yine de giymedi ayakkabıyı.
Tam yarım saat kriz yaşadık bu nedenle.
Tabi bir yerden sonra benim de sinirlerim kaldırmadı, bağırdım, çağırdım.

Aslında bu bağırma çağırma halleri sık yaşanır oldu bizim evde.
Her şeyi bilmek isteyen, herşeyi sorgulayan ve inanılmaz sabırsız bir minik ergenle yaşamak hiç kolay değilmiş.
İstediği herşeyin anında olmasını arzuluyor ve olana kadar taciz ediyor resmen :)
Sabretmek henüz yok. Empati henüz yok.
Müthiş bir benmerkezcilik.
Ergen değil de ne :)

Kojoyla paslaşıyoruz çoğunlukla ama bazen ikimizin de sabrı taşıyor, doğruya doğru.
Duygu skalamızda çok uçlardayız bu ara, hepimiz.
Bir an can ciğer kuzu sarması, bir dakika geçmeden bağırış çağırış ve ağlama dolu anlar yaşanabiliyor.
Hepimiz ergen gibiyiz sanki.

"Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir" diye ne de doğru demişler.
Anne baba zorlanınca bu empati ve anlayış yoksunu, sabırsız ve inatçı minik ergenle vakit geçirecek başkaları mutlaka olmalı etrafta.
Ki biz devamlı dışarıdayız, açık hava, parklar, orman yürüyüşleri, bisiklet, bunca şeye rağmen yine de krizler oluyor. Çünkü çok anlık şeyler yaşanıyor. Bir dakika içinde yangınlar çıkıyor, iki dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi şarkılar söyleniyor. Gel-git mode on :)

Sağlam durmalı, sabırlı olmalı, anlayışlı olup sakin kalmalı. 
Bazen oluyor, bazen olmuyor işte.
Hele ki tüm vücudum burnumdan ibaret olarak hissettiğim bir dönemdeyken (Evet, bu da bir bahane, biliyorum).

Son günlerde okul mevzusu ara sıra girip çıkıyor gündemimize. 
Bambinoya anlatmaya çalışıyoruz, bir aklı yatar gibi oluyor, sonra vazgeçiyor.
En sevdiği arkadaşının okula gidecek olması onu da biraz ikna etti gibi.
Ama yine de çekingen.
Biz de sırf arkadaşından ayrılmasın diye onun yazılacağı okula gönderelim dedik, süper bilinçli bir ebeveyn tavrı sergileyerek :))
Laf aramızda özel okulların aşağı yukarı aynı olduklarını düşünüyorum, ha biri ha diğeri. Müfredat belli, olanaklar belli. Çok da kasmamak lazım. Öğretmen seçecek kadar bilgi sahibi olamayınca okulun adına, etiketine bakıp göndereceğiz gibi geliyor bana. Umudum BBOM'da :)) O zamana kadar da arkadaşından ayrılmasın en azından diyorum kendi adıma :)
Gittim konuştum okulla ama ortada daha binası bile olmayan, ücreti belli olmayan, sabah 8:30 akşam 17:30 eğitim veren bir okula Bambinoyu göndermeye ikna edemedim kendimi. Zaten ben tamam desem de okul demeyebilirmiş, kurası varmış. 
Haftasonu başka bir okulun mülakatına götürdük Bambinoyu. At alır gibi incelediler, oyun ortamında gözlemlediler.
İlk defa bizden ayrı böyle bir ortama giren oğlumuz 15 dk sonra ağladığı için bize teslim edildi. Biraz soru sorduk, kaçamak yanıtlar verdi. Biz de üstelemedik. Ertesi gün büyük tuvaletini yaparken yaptığımız sohbette (ki en can alıcı şeyleri bu sohbetler sırasında yakalıyoruz, bilinçaltı pörtlüyor sanki :) ) "kötü eğlendim" dedi. Eğlenmenin kötüsünün olmayacağını anlatmaya çalıştım ama ısrarla kötü eğlendiğini söyledi. Demek ki çok da sevmemiş.
Sanırım bir süre daha mevcut düzende devam edeceğiz.
Yine de belli olmaz, bir açık kapı her zaman bırakmak lazım. Hayat bu, ne zaman ne olacağı belli olmaz.

Bambino ile yaptığımız GAP gezisinin ayrıntılarını da ayrıca paylaşacağım.

DEVAMINI OKU

24 Nisan 2014

Neler Oldu?

Tarih: 5 Nisan 2014 Cumartesi
Yer: ikinci bebegini dunyaya getiren arkadasimizin evi
Durum: harika dostlar, yemekler, birbiriyle guzel vakit geciren cocuklar, 1 aylik bir melek. Bebek uslu ve uyumlu olunca insan ozeniyor haliyle :)

Tarih: 6 Nisan 2014 Pazar
Yer: BBOM Incek Okulunun bahcesi
Durum: Okulu tanitmak ve bahari karsilamak icin bir kermes duzenlendi. Butun gunumu orada gecirdim. Gelenler bilir, ikinci el esya standindaydim :) Arada bir yiyecek bolumune gittim. Yine guzel dostlar, yeni arkadaslar, guzel yemekler, kosusan mutlu cocuklar, merak ve ilgiyle sorular soran buyukler, okulu begenen veliler. Mutlu bir kalabaliktik o gun orada. "bu is olacak, hem de harika olacak" diyen umut dolu insanlar. Cok heyecanliyim bu konuda, cok umutluyum, beklentilerim, hayallerim var. Ekipteki herkesle ortak hayalleri paylasiyor olmak ayri bir guzel. Hic boylesini yasamamistim. Muthis bir sinerji var, cok yuksek bir motivasyon var. ulke gundemine inat masmavi gokyuzu gibi, kocaman bir orman gibi, tertemiz sular gibi bir enerji.
Guzel bir haber vereyim, bu haftasonu yeniden toplaniyoruz okulda, bu seferki daha da guzel olacak. Buyrun gelin :)

Tarih: 7 Nisan 2014 Pazartesi
Yer: Istanbul
Durum: bir turlu yazamadigim alerji, bagirsak-sindirim sistemi durumlarimiz icin Istanbul'da bir doktor ile gorusmeye basladik. Aslinda Ankara'da bir doktor bulmayi istiyordum ama yapilacak testin sonuclarini 3 yasindaki bir cocuk icin yorumlayabilecek tek bir doktor yokmus Ankara'da. Mecburen dustuk Istanbul yollarina. Umutluyum, iyi olacak. Cok hikaye dinledim, en yakin arkadasimin degisimine sahit oldum. Beklentim yuksek, insallah sifa olacak bize.
Neyse, doktorla gorustuk, ogleden sonra bindik Ankara otobusune, yola dustuk tekrar. Daha Istanbul'dan cikmadan, otobanda, otobusun onundeki araba onun onundeki arabaya carpti. Otobus de onlara carpmamak icin cok ani bir fren yapti. Benim kafa kuuut diye ondeki koltugun arkasina carpti! Koltuklarin arkasindaki ekranin kosesine burnum denk geldi. Benden baska birkac kisi daha hafif sekilde yaralandi. Benim burnuma buz konuldu hemen. Neyse, gecmis olsun dedik gectik.

Yol boyu burnumun agrisi hic dinmedi. Yolcularin da telkiniyle Ankara'ya gelir gelmez hastanenin acilinde aldik solugu. "Birsey yoktur ama yine de emin olalim" dedik. Rontgen sonuclariyla ilk soku yasadim: Burnum kirilmis! Burnumun ust tarafi, hani gozluk takinca gozlugun burun ustune oturdugu yer var ya, iste orasi kirilmis ve kirilan kemik deriyi zorlayarak disari dogru firlamis!!

Ilk soktan sonra acilde KBB doktoru olmadigi icin ertesi gunu beklememiz gerektigini ogrendik. Ertesi gun ise gittim, ben soylemesem kimsenin fark edecegi yok, oyle bir durum! Ama nasil aciyor! Hemen sevk alip doktora gittim. Ikinci soku da orada yasadim: Ameliyat, hem de genel anestezi ile bir ameliyat olmam gerekiyormus! Sonra da alciya alinacakmis burnum. Ameliyat icin 10 Nisan Persembeye gun verdiler, oradaki odemin gecmesini beklemek gerekiyomus once.

Peki, dedim, raporumu alip eve gittim. Vardir bunda da bir hayir.

Persembe sabah erkenden ise gider gibi ciktim evden, gittim bir guzel ameliyatimi oldum. Az da degil, iki saat surmus operasyon. Allahtan tampon koymamislar burnuma, tampon isi cok can yakiyor! Ayni gun aksam Bambinoyu yalniz birakmayalim diye eve gectim. Bambino ben gelmeden once anneannesinin telefonundan resimlerimi gormus ve cigliklar atarak beni sormus :(( Ben eve gelince dogal olarak korktu ama ben olabildigince normallestirdim durumu. Alci, sargi, bantlarla dolu bir anne yuzunu hicbir cocuk gormek istemez tabi..

Sonraki birkac gun Bambinonun duzeni bozuldu. Ise gitmeyen, evde dinlenen bir anneyi hic birakmak istemedi. Ne zamanki annenin evde olacagindan emin oldu, o zaman beni birakip disariya cikti. 3. Gundu sanirim, Bambino disari ciksa da dondugunde anneyi bulacagina emin oldu ve rutinine cogunlukla geri dondu.

Bu arada Bambino asil sokunu 10 Nisan 2014 Persembe gunu itibariyle m.emeyi birakmak zorunda olusuyla yasadi. Oncesinde hicbirimizin boyle bir ongorusu olmadigi icin herhangi bir on hazirlik yapilmadi. Ameliyat sonrasi enfeksiyon riski nedeniyle antibiyotik icmem gerektigini eve giderken ogrendim. Bana da sok oldu bu! Ki bu hic istedigim birsey degildi, antibiyotiklerin vucuttaki kotu bakterilerle birlikte tum iyi bakterileri de oldurdugunu bilmeyen yok sonucta. Neyse, eve geldik. Bambino uyumaya yakin m.eme istedi her zamanki gibi. Ben de ona burnumun iyilesmesi icin ilac ictigimi, ilacin tum vucuduma yayildigini, sute de gectigini, m.eme emerse kendisine de gececegini soyledim Bambinoya. Ikna oldu olmasina ama ilk gun biraz zor uyudu. O aksamdan beri m.emenin yerini saca ve kafaya masaj yapma, sirt sivazlama, karin ovma ve muzik-ninni aldi. Bizimki dokunmatik cocuk, fiziksel temas ile kendini rahat hissediyor. Cogunlukla ellerimi tutuyor uyurken ya da ellerini boynuma koyuyor. Hala kucuk bebek o, minik kuzum benim!

Her iste bir hayir var elbet, ben simdilik bunu Bambino ile vakit gecirmeye, m.emeden kesmeye ve insallah daha duzgun bir burna kavusmaya yoruyorum. Kim bilir henuz bilmedigim daha nice hayir vardir bu iste..

Ameliyat sonrasi gunler, alci cikana kadar biraz zor gecti. Gozlerim morardi, alnim sisti, goz altlarim agridi. Iyilesme devam ederken alcinin ici kasindi. Ustelik alciya su degmesin diye banyo yapamadim.

Bir hafta sonra alci cikti cok sukur. Doktor 2 ay gozluk takmamami, ilk 2 hafta azami dikkat etmemi soyleyerek eve gonderdi beni. Alci cikti diye sevinirken birkac gun sonra yere egilirken burnum yere dogru dusuyormus gibi hissetmeye basladim. Agrilarim da devam ediyordu, ustune ustluk Bambino birkac kere burnuma carpmisti, iki defasinda aglamistim acidan. Baktim ki burun yamulmaya basladi, tekrar gittim doktora. Yeni sok: kemik catlama egilimi gostermis! Tekrar sargiya alindi burnum. Raporum uzatildi. Dinlenmem gerekiyormus.

Ne uzgunum, ne sevincli. Olani oldugu gibi yasiyorum sadece. Bir yandan oglumla daha cok vakit gecirdigime, evde onunla olabildigime seviniyorum, bir yandan da burnumun iyilesmesini ve daha onemlisi oglumla uyguladigimiz diger tedavinin olumlu sonuclanmasini tum kalbimle diliyorum. Bu sene sagligim ve vucudumla cok ilgilenecegim soylendiginde " Daha ne olabilir ki, dikkat ediyorum zaten!" demistim. Ne cahilmisim! Bir diger yandan da arkadasimin ve baska birinin dedigi birsey kulaklarimda cinliyor: Ne yapmak istedigine karar ver! Net ol! Kararlarini al! Adim at!

DEVAMINI OKU

4 Nisan 2014

Bambino 42 Aylık - 3,5 Yaş

 
Bizim Bambino kocaman adam oldu dostlar :)
Herşeyi yalayıp yutan, herşeyi ama herşeyi hafızaya anında kaydeden ve asla silmeyen, 7/24 çalışan bir makine tadında.
Kojo ile aramızda geçen tüm konuşmalara dalan, birazcık tartışma moduna geçsek çözüm üretip ara bulan, en ufak bir sürtüşmeden bile rahatsız olan hassas bir ruh Bambino..

"Sen babaya ne dedin anne?"
"Baba sana ne dedi anne?"
"Sen ne düşünüyorsun peki anne?"
"Baba şöyle yapsak nasıl olur?"
diyerek arabuluculuk yapan bir bücür :)
Öyle de güzel öneriler sunuyor ki şaşırıp kalıyoruz kojoyla. Gülmeye başlıyoruz ister istemez ve buzlar eriyip gidiyor. Bazen ortamda gerginlik olmasa bile Bambino önerileriyle bizi mest ediyor.

Çocukla çocuk olmak, onun ruhuna yanaşıp anı paylaşmak öyle iyi geliyor ki. En iyi terapiden bile iyi olduğunu iddia ediyorum :)

Son haftalarda şizofrenik haller takındı Bambino.
"İşe gitmeni istiyorum anne"
2 sn sonra
"İşe gitmeni istemiyorum anne"

"Yemek yemek istiyorum"
3 sn sonra
"Yemek yemek istemiyorum"

Sanki kendi kendini keşfediyor, kendi kendinin farkına varıyor bunları söyleyince. Zıt söylemlerin varlığını, kullanımını keşfediyor bir yandan da. Ve çevrenin her bir cümleye verdiği tepkiyi ölçüyor.

Parkta başka teyze ve çocukların konuşmalarını sünger gibi emip akşam kendi kendine takılırken tekrarlayıveriyor:

"Sana onunla oynama dedim, neden oynuyorsun?"
"Bir güzel bir güzel olmuş ki bu kek!"
"Çok yaramazlık yapıyorsun"
"Kötü çocuk"
"Atma dedim sana, bak vermem bir daha oyuncağını"

Ne kadar içselleştiriyor, ne kadarını kullanıyor bunları bilmiyorum ama gerçek hayat böyle söylem ve sınırlamalarla dolu. Bir ara "Acaba kreşe gitse daha iyi mi olur?" diye düşündüm ama "Oradan da başka sözlerle gelecek nasılsa" diyerek vazgeçtim.

Neyseki Bambino büyüyünce okula gideceğini söylemeye başladı. Ya da parktaki teyzeler onu bu şekilde dolduruyorlar, o da papağan gibi tekrarlıyor, bilemiyorum. İşin ilginç yanı, gideceği okulu şeçti bile. Başka okul adı söyleyince hemen karşı çıkıyor. Gerçi daha BBOM ile tanışmadı, umarım fikri değişir :))

"Ben şimdi orta boyum, büyük boy olunca okula gideceğim."
"Ben okula gidince bir kardeşim olacak, sen de ona bakacaksın anne"
"Erkek bir kardeşim olsun, adı Yunus olsun"
"Ben çok büyüyünce 19 tane kardeşim olsun anne, hepsi de erkek"

En sevdiği renkler koyu mavi, koyu yeşil, koyu kırmızı.
En sevdiği arkadaşı Can.
Sabah 7-7:30'da uyanıyor, öğlen 1,5-2 saat kadar uyuyor, akşam 22:30'da uyuyor.
En sevdiği müzik tempolu müzikler, sözlü müzikler ve elektronik müzik.
Dinlemeyi en çok sevdiği müzik aletleri bateri ve ksilofon.

Kelimeleri çok güzel kullanıyor, kelime türetiyor ve kelime köklerini uzun uzun düşünüyor.

-Bunu akbaba yirtmis anne.
-?
-Akbabalar yirtici hayvanlardir.
:)

Elinde bir dal parcasi eller yukarida:
-Kargaaa kargaaa, sana yuva yapman icin dal parcasi veriyorum, alir misin?

Anne kalk
Anne yat
Anne benim yatagima gidelim
Anne bu tarafa yat kafani buraya koy
Anne ac gozlerini
Simdi!

Bambinonun tutarsız davranışlarına daha fazla maruz kalmak istemeyen kojo hava almak için dışarı çıkınca, arkasından:
- Baba bizi özlerse ne olacak anne?
- Özlerse gelir herhalde.
-Baba bizi özlerse ama gelmek istemezse ne olacak?
-Hı?? E, kem küm, bunu bilemedim, babaya soralım gelince.
DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com