20 Haziran 2014

Harran - Şanlıurfa



Harran Ovası

Urfa Merkezi dolaştıktan sonra öğleden sonrayı Harran'ı görmeye ayırıyoruz.
Urfa-Harran arası yaklaşık 1 saat sürüyor.
Suriye sınırına çok yakınız, ufukta Suriye tarafı görülüyor giderken.
Suriyelilerin yerleştirildiği kampların yanından geçiyoruz.
Harran'a varınca gezebileceğimiz yerlere bakınıyoruz.
Ne bir tabela var, ne bir açıklama.
Rastgele giriyoruz sokaklara.



Harran'da görebileceğiniz yerler:
Ulu Camii Külliyesi - Dünya'nın ilk İslami Üniversitesi
Harran Kalesi
Harran Höyüğü
Kübik Evler / Konik Kubbeli Evler / Karınca Evleri


Konik kubbeli evler hala kullanılıyor.
Turistler için birkaç kubbeli evi restore edip ziyaret edilebilir hale getirmişler.
Avlusunda çay içip birşeyler atıştırabiliyorsunuz.
Yöresel kıyafetler giyip fotoğraf çektirebiliyorsunuz.
Arka tarafta deveye binip kısa bir tur atabiliyorsunuz.




Açıkçası Şanlıurfa'daki manevi atmosferden sonra Harran bana pek tat vermedi.
Ziyaret ettiğimiz konik evler dışında gezilebilecek pek bir yer yok Harran'da.
Çok turistik olmasına rağmen gereken ilgi gösterilmemiş Harran'a.
Açıklamalar yetersiz, işaretler yetersiz.
El yordamıyla ya da sora sora gidiyorsunuz.




Hele yanlışlıkla Harran'ın başka bir çıkışından çıkıp da "Hz Şuayb Makamı" diye küçük bir tabela görüp heyecanla peşinden gitmişliğimiz var ki, tam macera.
Tabelanın gösterdiği istikamette gittik, gittik, gittik.
Yol giderek daralmaya başladı.
Sonunda asfalt yol bitti, toprak yola dönüştü.
Biz hala umutluyuz, göreceğimiz şeyler için heyecanlanıyoruz.
Ama ufka bakınca tarladan başka şey görünmüyor.
Yine de devam ediyoruz daracık toprak yoldan.
Tozun dumanın içinde ilerlerken yol bir anda daracık bir hale gelip bitiveriyor.
Şaka gibi!
Önümüz tamamen tarla. Yol yok! Yürümek için bile yol yok!
Tabela falan zaten yok.
Mecburen geri dönüyoruz, yaklaşık yarım saatlik azimli yol alıştan sonra.
Siz siz olun "Hz Şuayb Makamı" tabelasını takip etmeyin.
İnanılır gibi değil.
Gerçekten ülkemizdeki turizm için yapılanlar (ya da yapılmayanlar) hayret verici!
Onca turistin ziyaret ettiği yerler bunlar, öyle ücra yerler değil ki!
Tanıtım faaliyetleri konusunda yapılması gereken öyle çok şey var ki. Hem de çok maliyetli olmayan gereklilikler bunlar. Ah ben yetkili olacaktım ki!..
DEVAMINI OKU

18 Haziran 2014

Peygamberler Şehri Şanlıurfa

 
 
Yeşil ve şirin Adıyaman'dan ayrılıp Peygamberler Şehri Şanlıurfa'ya yola çıkıyoruz ertesi gün.
Mayıs ayı gezmek için harika bir ay bence, ilkbaharın sonları hava yeterince ısınmış oluyor ama bir yandan da her yer yemyeşil, sular çağlayarak akıyor. Tabiatı seyrederek yol almak müthiş keyifli.

Şanlıurfa'ya varınca direkt Balıklıgöl'e gidiyoruz. Tabi öncesinde Bambino için bir ihtiyaç molası veriyoruz :)

Şanlıurfa için gezilecek yerler:
Balıklıgöl (Halil-ül Rahman Gölü - Ayn Zeliha Gölü)
Makam Camii - Hz İbrahim Makamı
Rızvaniye Camii
Mevledi Halil Camii
Panoramik Urfa Kalesi
Tarihi çarşılar (Sipahiler, Hüseyinciler, Bakırcılar, İsotçular)
Gümrük Han (Eşkıya Filminden)
Hasan Paşa Camii
Hz Eyüp Makamı (Çile Kuyusu ve Hz Eyüp'ün 40 yıl çile çektiği yer)
Göbeklitepe



Hz Eyüp Makamı ve Göbeklitepe hariç diğerleri yürüme mesafesinde ve hatta ilk dört yer aynı kampüs içinde. Ziyaret edilecek yerlerin çevresinde çay bahçeleri ve bol bol yeşil alan var. Devasa ağaçların gölgesinde serinlemek harika :)

Sonuçta Urfa merkezi gezmeniz için yarım gün oldukça yeterli bir zaman.

Ancak bizim gibi hele de Cuma günü Peygamberler Şehri'ne geldiyseniz ve o enerjiyi daha fazla hissetmek isterseniz kalış sürenizi uzatabilirsiniz.




Cuma günü olması nedeniyle gezdiğimiz tüm bu yerler oldukça kalabalıktı. Cuma Namazı için akın akın gelen insanlar namazdan sonra şehrin dört bir yanına dağıldı. Gezmeye gelenler, çocuklar, turistler.. Her renkten, her dilden insan vardı ortamda. Böyle renkli görüntüleri görünce uzun süre çıkmak istemedik Balıklıgöl'den. Bir yere oturup insan manzaraları seyrettik bol bol.








Karnımız acıkınca zorunlu olarak çıkıp çarşıların içine daldık. Rastgele dolaşıp gözümüze kestirdiğimiz bir yerde yemek yedik. Urfa mutfağı et üzerine kurulu. Yemeğin üstüne çayı Gümrük Han'da içtik.




Yemekten sonra Bambino arabada uyuyakaldı. Biz de kojoyla nöbetleşe olarak Eyüp Peygamber Makamı'nı ziyaret ettik. Orası da çok kalabalıktı. Eyüp peygamber'in çile çektiği yere inen daracık merdivenler insanlarla dolup taşmıştı. Sırada bir süre bekledikten sonra Bambino uyanır diye aşağı inemeden döndüm. Avluda şifalı olduğu rivayet edilen sudan bol bol içtim, dua ettim ve ayrıldım.





DEVAMINI OKU

12 Haziran 2014

Nemrut Dağı - Adıyaman


Mayıs ayının başında yaptığımız Adıyaman- Şanlıurfa-Mardin-Batman gezimizin ilk durağı ile başlıyorum.

Adıyaman havaalanına inip kiraladığımız aracı alıp önce şehir merkezine gidiyoruz.
Merkez Çarşıda yemek yiyip Kahta yoluna düşüyoruz.
Adıyaman-Nemrut arası yaklaşık 80 km.
Tabi düz yolda gitseniz bu mesafeyi en geç 1,5 saatte alırsınız.
Biz de böyle düşünüp güzel güzel, manzarayı izleye izleye gidiyoruz.
Kahta'ya varınca tabelaları takip edip Nemrut Yolu'na sapıyoruz.
Yol üzerinde Cendere Köprüsü var, dönüşte gezelim diyerek önünden geçip gidiyoruz.
Yol önce şeritlerle bölünmüş haldeyken ilerledikçe gidiş geliş haline geliyor.
Daha sonra tek şeritlik tali bir yola dönüyoruz.
Virajlarla dolu daracık yolda bir süre sonra Nemrut tabelalarını görmemeye başlıyoruz.
Birkaç yol ayrımında içgüdülerimize güvenerek seçimler yaptığımız bile oluyor.
Bu arada benzin ibresi kırmızı ikaz ışığını yakıyor, hayırlısı diyerek devam ediyoruz.
Yokuş yukarı çıkıyoruz bu arada, sonuçta Nemrut 2150 metre yüksekliğinde bir dağ.
Virajlar, dar yollar, tabelaların olmaması, yokuş yukarı tırmanmak, mıcırlarla baş etmek, yoldaki çukurlarla mücadele, yol üzerinde herhangi bir konaklama vs. yerinin neredeyse olmayışı (olsa bile park edecek yer yok, tek şerit gidiyorsun) bizim hiç beklemediğimiz şeyler.
Tam bir macera.

Avrupa'nın en yüksek zirvesi Jungfraujoch'a (3500 metre) güle oynaya, güven içinde çıkmıştık.
Burada, kendi memleketimizdeki halimiz şaka gibi.
Biz yukarıya varana kadar vakit epey geçiyor.
Anlaşılan güneşin batışını da yukarıda izleyeceğiz. İyi haber :)
Bir yere varınca "Nemrut Milli Parkı'na Hoşgeldiniz" diye bir tabela karşılıyor bizi ve girişte para ödüyoruz.
Para ödemekte sorun yok ama aldığımız herhangi bir hizmet olmadığı için sonradan bana çok koyuyor bu durum.
Uyduruk bir Milli Park girişi yapılmış, girdikten sonra arabayla tırmanmaya devam ediyorsunuz.
Tuvalet yok, konaklama yeri yok.
Yol bir nebze düzeliyor, genişliyor.
Dağa tırmanma noktasına vardığımızda arabamızı park edip başlıyoruz tırmanmaya.
Gitmeden önce okuyup araştırdığım için tedarikliyiz.
Yanımızda atıştırmalıklar, kafamızda bereler, elimizde eldivenler, boynumuzda şal/atkı, en kalın giysilerimizle yola çıkıyoruz.
Bizden sonra gelen tur otobüslerinden incecik giyimli insanlar iniyor, bir kısmı zirveye varamadan geri dönmek zorunda kalıyor.
Aklınızda olsun yani.

Kıvırılarak giden bir patikadayız.
Tur katılımcıları ile karıştık, kalabalık bir grup olarak tırmanıyoruz.
İsteyen eşeklerle tırmanabiliyor.
Bir yere kadar taştan merdivenler ve yol yapılmış, yürümesi bir nebze kolay.
Ancak merdivenlerin diğer tarafı uçurum olmaya başlıyor bir süre sonra.
Biraz daha ilerleyince taş merdivenler bitiyor, taşlardan daracık bir patikada yürümeye başlıyorsunuz.
Patikanın bir tarafı bildiğiniz uçurum.
Herhangi bir güvenlik önlemi yok.
Zaten yol boyu ya da tepede herhangi bir görevli de yok.
Rüzgar inanılmaz bir hızda esiyor.
Durup dinlenenler çoğalıyor.
Vazgeçip aşağıya inmeye başlayanları görüyoruz.
Dik yokuş, daracık patika, taşların üzerinde cambazlık yaparak düşmeden yürüyebilmek, insanın yüzünü kesen deli bir rüzgar...
"Böyle relazet olmaz. İşkence mi bu?" diye söylenerek inenler var.
Bazıları da "Umarım çıktığımıza değer" diyerek devam etme gayretinde.

Normalde bile böyle meşakkatli bir şekilde çıkılan zirvede bizim yaşadıklarımız ise biraz daha farklı.

Arabayı park edip tırmanma yolunun başına vardığımızda Bambino hayal kırıklığına uğruyor.
"Anne burada hiç ev yok"
"Ben üşüyorum, kapalı bir yere gitmek istiyorum"
Kojo ile ben girişteki çay-kahve içilen alanda Bambinoyu ikna etmeye çabalıyoruz.
Yukarıda göreceğimiz güzel heykelleri anlatıp yola çıkıyoruz.
Bambino biraz ilerledikten sonra rüzgardan çok rahatsız olmaya başlıyor.
"Anne çok rüzgar esiyor"
"Evet oğlum"
Takati kesilen oğlanı slinge koyuyorum.
Sırtımda 15 kg ile tırmanmaya başlıyorum.

Bambinodan başka küçük çocuk yok bu arada.
Dönüşte bir küçük çocuk görüyoruz, o da yabancıymış.
Tur katılımcıları ile sohbet halinde ilerlediğimiz için yorumların gelmesi gecikmiyor:

"Evladım yok muydu bu çocuğun anneannesi, babannesi? Bıraksaydınız da gelseydiniz?"
"Yazık bu çocuğa"
"Ay ben kendimi zor taşıyorum, koca çocuğu nasıl taşıyorsun? Yazık sana."
"Al oğlum sana şeker vereyim"
"Bu yaşta Nemrut'a çıkıyorsun, ne güzel bak"
"Ama ağlama, erkek adam ağlar mı?"
"Annesi bu çocuk niye böyle yapıyor ki?"
"Evladım bana verin, ben bakayım çocuğa, siz çıkın gelin. Biz bekleriz sizi burada"
"Ne işi var bu çocuğun burada?"

Olumlu olumsuz tüm söylenenlere cevap bile veremiyorum, nefes nefese tırmanıştayım çünkü.
Benim bir yerden sonra halim kalmıyor, Bambinoyu kojoya devredeceğim.
Ama Bambino ısrarla benim kendisini taşımamı istiyor.
Bir yandan da "Bacağım açıldı", "Oramdan soğuk giriyor", "Dönelim anne", "Ben eve girmek istiyorum", "Üşüdüm" diye isyanlarda.
Ağlayan oğlumu sakinleştirmenin bir yolunu bulamıyorum.
Mantıklı konuşma noktasını çoktan geçtik çünkü.
Ve yapabileceğim birşey yok.
Etrafta sığınacak hiçbir şey yok.
Yardım alacak bir yer yok.
Kısa vadede yürümekten başka çarem yok.
O sırada Bambinonun tuvaleti geliyor.
Mecburen slingden çıkarıyorum.
Oracığa tuvaletini yapıyor.
Sonra slinge binmeyi de reddediyor.
Kriz daha da büyüyor.
Olduğumuz yerde kalakalıyoruz.
Orta noktayı geçtik. Bu kadar gelmişken tamamlamak daha kolay görünüyor.
Ama öyle bir yorulmuşum ki, oracığa oturuyorum.
Bambino ona da ağlıyor. Oturmamı istemiyor.
Neyseki kalın giyinmiştik, çok üşümüyorum ama rüzgar nefesimizi fena kesiyor.
Bambino ile öylece kalıyoruz.
Bizi geçen insanlar tekrar başlıyorlar yukarıdaki gibi yorumlara.
Kojo bir ara dağılıyor, Bambinoya bağırıyor.
Tabi ki işe yaramıyor.
Kojo "Sen git biz dönelim" diyor.
Bambino onu da kabul etmiyor.
Hep birlikte dönelim istiyor.
Bir ara "Ne yapıyorum ki ben, haydi dönelim, değmez" diyorum.
O sırada kojo cesaretleniyor ve Bambinoya "Biz buraya bu dağa çıkmak ve yukarıdaki güzellikleri görmek için geldik. Şimdi birlikte yukarı çıkacağız ve güzel heykelleri izleyeceğiz. Sonra aşağı inip arabamıza bineceğiz ve gideceğiz" diyor ve hep birlikte tekrar tırmanmaya başlıyoruz.
Bambino hem ağlıyor hem benim kucağımda yukarı tırmanıyor.
Slinge binmeyi reddediyor.
Kucağımda 15 kg taşırken önümü görmem epey zorlaşıyor.
Aksi gibi tırmandıkça yol daralıyor, taşlar küçülüyor ve rüzgar bir kat daha acı esmeye başlıyor.
Bu şekilde heykellerin olduğu düzlüğe ulaşıyoruz.
Herkes bizi tebrik ediyor :)
Ben kollarımı ve bacaklarımı hissetmiyorum.
Bambino bir süre kucağımdan iniyor.

"Tamam, geldik işte, kendimizi tebrik edelim" diyerek neşelenmeye çalışıyorum.
2150 metre yükseklikteyim.
Dağın tepesinde olmak, uçsuz bucaksız tepeleri izlemek, ufka bakmak, gökyüzünü seyretmek bile başlı başına bana haz veriyor.
Özgürlük hissi bu.
Biliyorum, çok tanıdık.
Ve hiçlik. Kainatta bir hiç olduğumu idrak ediyorum bir kez daha.
Öyle heybetli ki dağlar.
Öyle çetin ki şartlar.
"Ben kimim ki?" diyorum içimden.
Boşluk.. Hiçlik.. Acizlik..
Müthiş bir his.
Dağlardan aldğım ilham hep bu oluyor.
Norveç Fiyortları da bana böyle hissettirmişti, hatırlıyorum

Piramitin temsili hali. En üst sırada Tanrılar oturuyor.

Ancak itiraf edeyim, Kommagene Krallığının ihtişamlı heykelleri televizyonlarda ya da afişlerde gördüklerimden çok uzak geliyor bana.
Oradakiler de bu konuda hemfikirler.
Bir kısmı tadilat nedeniyle paravanlarla çevrilmiş zaten.
Hepsini göremiyoruz.
Kalanlar ise bakımsız, harap ve soluk görünüyorlar.
Yine de fotoğraf çektiriyoruz.
Onca yolu bunun için geldik, evet.
Ama ne yazık ki Kommagene ruhunu, heykellerin yapılış amaçlarını, o devirdeki ruh halini anlayamıyorum. O düzeye gelemiyorum.
Tanıtım konusunda öyle kötü bir durumdayız ki.
Elimizdeki hazineleri ne koruyoruz ne de gerektiği şekilde sergileyebiliyoruz.
Halbuki ne hikayeler vardı heykellerle ilgili, ne çok anlatılacak şey.
O ruhu yaşatma gibi bir gayemiz olmadığı için öylece bırakmışız gibi geliyor bana.

Çıktığımız tepenin diğer tarafında batı terası var.
Burada güneşin batışı izleniyor.

Açıkçası beklentilerimin çok altında bir yer oldu Nemrut.
Doğa olarak değil elbette ama hizmet anlamında, tanıtım anlamında, güvenlik anlamında, yönlendirme anlamında..

Her halükarda, Nemrut Dağı hakkında ve Kommagene İmparatorluğu hakkında bilgi edinmek isterseniz buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz. 

Bu da bizim deneyimimizdi.
Gittik mi gittik, evet.
Zirveye çıktık mı çıktık, evet.
Bir daha gider miyim? Tercihimi başka yerden yana kullanmak isterim.
:)

Harita buradan, temsili foto buradan
DEVAMINI OKU

4 Haziran 2014

Bambino 44 Aylık

Zaman.. Hızlı geçen zaman.. Görüp tutamadığımız zaman.. Zalim demeye dilim varmıyor senin için.. Ama bazen dursan diyorum.. Ne iyi olur..

Bambino 44 aylık oldu bile.
Son ayımız alerji gündeminin etkisi altında geçti.
Yavrum, her hafta, bazı haftalar birkaç günde bir doktora gitmekten yoruldu.
Tüm doktorlarda kuzu kuzu oturuyor, ilk defa gidilen bir yerse biraz çekingen.
Tanıdığı yerlerde bizi o götürüyor her yere.
Havaların yağışlı ve kapalı olması en çok bizi sevindirdi sanırım.
Yağdıkça havadaki polen ve tozlar yere iniyor, ortalık duruluyor.
Tabi Bambinonun alerjisi de.
Bazen geceleri ardı ardına hapşurarak uyanıyor.
Burnu temizlenince hemen tekrar dalıyor.
Geceleri tuvalete kalkmaya başladı ufak ufak.
Önceleri hiç kalkmıyordu. Kalkmayınca da kazalar oluyordu.
Kaza olunca hiç tepki vermiyorum.
Yapılması gerekenleri çabucak yapıp tekrar yatmasını sağlıyorum.
Hiç söylenmiyorum, iğnelemiyorum.
Olacak, gayet normal.
Zaten kendi kendine kötü hissediyor kaza olunca, fıtrat gereği.
Onun yükü ona yetiyor, fazla bile geliyor.
Yalnız bir defasında tuvaletten sonra el yıkamayı reddetti, uykusu açılıyor diye sanırım.
Ben de elini sabunla yıkaması konusunda ısrar ettim, kural bu dedim.
45 dakika banyoda katıla katıla ağladı.
Kojo uyandı, beni uyandırdın diyerek Bambinoya kızdı.
Hiçbir işe yaramadı tabi onun kızması.
45 dakika banyoda klozet üstünce oturduk, Bambino kucağımda.
Elini sabunla yıkamak istemezmiş, öyle de temiz olurmuş.
Öyle olmayacağını söyledim ve o yıkamazsa ben yıkayacağım diye uyardım.
Yıkamamakta ısrar edince tuttum kendim yıkadım ellerini.
15-20 dk da öyle ağladı, zorla elimi yıkadın diye.
Ağlaması bitince yatağa gittik ve 2 dk içinde uyuduk.

Oluyor öyle arada.

Sakin kalabildiğim ölçüde sorunsuz atlatıyoruz.
Tabi ki ağlayacak, hayal kırıklığını belli edecek.
Ama kural varsa ona da uyulacak.
Genelde temizlik konusunda yaşıyoruz bunu.
Alerji nedeniyle ellerinin ve burnunun temizliği çok daha önemli bu aralar.
Elini yıkamadığında ya da eli kirliyken gözünü kaşıdığında tepkimi koyuyorum açıkça.
Bazen yıpratıcı oluyor durumlar.
Bazen de orta yol bulunuyor.
Öyle öyle idare ediyoruz işte.

Dün bir yerde okumuştum, evdeki ilişkilerde 5:1 kuralı uygulandığı sürece ilişkiler sağlıklı yürürmüş.
Yani karşınızdakine bir defa kızdıysanız, bağırıp çağırdıysanız, beş defa olumlu davranışta bulunarak bunu telafi edebiliyormuşuz. Güzel bir davranışta bunu dile getirmek, nezaket ve sevgi sözcüklerini kullanmak gibi.

İşyerinde bu oran 10:1 imiş. 10 güzel davranışa karşılık 1 olumsuz davranış tolere edilebilirmiş.

Neyse..

Son hafta içinde Bambinoya bir yaşama sevinci geldi, anlatamam.
Yani hep vardı ama duyguları dalgalı seyrediyordu, hepimiz gibi.
Son hafta içinde ise başına ne gelirse gelsin neşesini %90 korumaya başladı.
Sabahları çok neşeli uyanıyor, yanıma gelip rüyalarını anlatıyor.
Kahvaltıyı birlikte yapıyoruz.
Oyun oynuyoruz, benim hazırlanmamı izliyor, bazen yardım ediyor. Takı falan seçiyor bana :))
Sonra beni evden "Gudbay, baybay, hayırlı işler, hayırlı kurslar (anneanneye söylerken diline doladı), güle güle git, çabuk git, çabuk gel" mantrasını tekrarlayarak gönderiyor. Ben çıkar çıkmaz "Babba kalk, annem gitti" diyerek babasını uyandırıyor :)
Günlük rutini aynen devam. Kahvaltı+evde serbest zaman+parka gitmece+eve gelip yemek yemece+uyku+ikindi öğünü+kitap ve oyun+anne-babanın gelişi+yatana kadar oyun ya da dışarı çıkmaca. Akşam yemeğinin zamanı değişken olabiliyor.
Alerji nedeniyle bu rutine günlük banyolar eklendi.
Eve gelince üstü değişiyor, polenler giysilere yapışırmış. Burun deliklerinin içinde birikirmiş. E Bambinonun saçları da kıvırcık olunca, banyo yaptırma elzem hale geliyor.

Bambino neşeli olunca ben de kendimi daha enerjik hissediyorum. Vicdan azabı durumları çok nadir yaşanıyor. Çok şükür, bin şükür.

"Anne, şimşek çakınca kendimi tehlikede hissediyorum."
Öyle dumur edici sözleri var ki, şimdi aklıma bir tek bu cümle geldi. Not alayım diyorum, anı kaçırıveriyorum. Aklıma geldikçe yazarım.

DEVAMINI OKU

SOSYAL AĞLAR


İZLEYENLER

Blog Arşivi

HER GÜN MUTLAKA

NE ARADINIZ, YARDIMCI OLALIM?

Kişisel Blog

Copyright © Benden ve Bizden | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com